KENT SERİSİ 111: Kentler Büyüyor, İnsan Küçülüyor

Dilek ALP

Kentler büyüyor. Bunu vinçlerden, göğe uzanan binalardan, bitmeyen şantiyelerden anlıyoruz. Haritalar genişliyor, siluetler yükseliyor, rakamlar gururla paylaşılıyor. Ama kimse şu soruyu sormuyor: Bu büyümenin içinde insan nereye sığıyor? Şehirler çoğaldıkça, insanın hayattaki yeri daralıyor. Daha çok bina, daha çok yol, daha çok hız… Ama daha az temas, daha az nefes, daha az insanlık. Kent büyürken, insan küçülüyor.

Bu küçülme ilk olarak kentlerin ölçeğinde hissediliyor. Bugün şehirler insan bedenine, insan ritmine ve insan ihtiyaçlarına göre değil; sermayenin hızına, verimliliğine ve rantın matematiğine göre tasarlanıyor. Kaldırımlar yürümenin değil geçmenin, meydanlar durmanın değil dağılmanın mekânı hâline geliyor. Oturmak, oyalanmak, bakmak ve düşünmek kent hayatında giderek işlevsizleşiyor. İnsan, yaşadığı kentin öznesi olmaktan çıkıp, içinden hızla geçen bir figüre dönüşüyor.

Kalabalıkla birlikte gelen yalnızlık bu dönüşümün en çarpıcı sonuçlarından biri. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor. Asansörlerde gözler kaçırılıyor, kapılar hızla kapanıyor, selamlar yarım kalıyor. Bir zamanlar mahallenin kurduğu gündelik ilişkiler, küçük dayanışmalar ve tanışıklıklar yerini geçici karşılaşmalara bırakıyor. Kent büyüdükçe toplumsal bağlar gevşiyor; insan, kalabalığın içinde görünmezleşiyor.

Kamusal alanlar da bu görünmezliğin sahnesine dönüşüyor. Parklar, meydanlar ve sokaklar kâğıt üzerinde herkese ait olsa da pratikte kontrollü, gözetlenen ve sınırlandırılmış alanlar hâline geliyor. Oturmanın süresi, yürümenin yönü, durmanın gerekçesi bile denetim altında. Güvenlik kameraları ve uyarı levhalarıyla çevrili bu alanlar, kamusal olmaktan çok disipline edilmiş boşluklar sunuyor. Oysa kamusal alan, insanın kendini özgürce var edebildiği, sesini ve varlığını hissettirebildiği yerdir. Bugün kent, insanı barındırıyor ama ona ait olma hissi sunmuyor.

Kent yaşamının merkezine yerleşen hız kültürü, bu yabancılaşmayı daha da derinleştiriyor. Her şey hızlı olmak zorunda: ulaşım, tüketim, kararlar, hatta duygular. Sürekli bir yere yetişme hâli, kronik bir yorgunluk yaratıyor. İnsan yaşadığı yerde kök salmak yerine sürükleniyor. Durmak, bakmak, düşünmek neredeyse bir lüks hâline geliyor. Şehir, insanın ritmine uyum sağlamıyor; insan, şehrin dayattığı ritme teslim oluyor.

Büyüyen kentle birlikte ihtiyaçların da arttığı sanılıyor. Daha büyük evler, daha fazla eşya, daha hızlı ulaşım… Ancak gerçekte artan şey eksiklik duygusu. Sahip olunanlar çoğaldıkça yetmeyenler de çoğalıyor. Daha çok imkân varken daha az huzur, daha fazla seçenek varken daha az tatmin hissediliyor. Kent büyüdükçe insanın yaşam alanı değil, yaşamla kurduğu bağ daralıyor.

Bu noktada temel soru kaçınılmaz hâle geliyor: Kentler insan için mi var, insan kentler için mi? Bugünkü büyüme anlayışı, insanı merkeze almak yerine onu uyum sağlaması gereken bir unsur olarak görüyor. Oysa insan ölçeğini önceleyen, yavaşlamaya izin veren, karşılaşmayı ve teması mümkün kılan kentler hâlâ mümkün. Bunun için büyümenin her zaman ilerleme olmadığını kabul etmek gerekiyor. Bazen küçülmek, sadeleşmek ve yavaşlamak, insana yeniden yer açmaktır.

Kentler büyümeye devam edecek; bundan kaçış yok. Asıl mesele, bu büyümenin insanı nereye ittiği. Eğer şehirler insanın sesini, adımını ve ritmini hesaba katmazsa; bir gün devasa kentlerin ortasında kendi hayatımıza sığamaz hâle geleceğiz. O zaman fark edeceğiz ki sorun kentlerin büyüklüğü değil, insanın bu büyüme içinde kaybolması. İnsan yeniden merkeze alınmadıkça, kentler büyüyecek ama hayat küçülmeye devam edecek.

Ben bu küçülmeyi yalnızca kentlerin içinde değil, enkazların arasında da gördüm. Gölcük depremini merkezinde yaşamış biri olarak, 6 Şubat depreminin üçüncü yılında acının nasıl yıllandığını, ama hiç eksilmediğini biliyorum. Deprem, yalnızca binaları yıkmaz; insanın dünyaya duyduğu güveni de sarsar. O günlerden sonra kent, artık sadece yaşanılan bir yer değil; her an çökebilecek bir ihtimale dönüşür. Büyük şehirlerin, yüksek binaların ve plansız büyümenin altında kalan yalnızca beton değildir; hatıralar, hayatlar ve geri dönmeyecek bir “önce” vardır. Bugün hâlâ büyümeyi konuşuyoruz ama insanı, güvenliği ve hafızayı merkeze almadan kurulan her kent, bir sonraki felaketin sessiz davetiyesidir. Depremler bize şunu acı bir şekilde hatırlatır: Kentler büyürken insan küçülüyorsa, bu sadece bir şehircilik sorunu değil, vicdani bir çöküştür.