İLİŞKİLER VE TEDAVİSİZ YALNIZLIKLAR

 

Hayatımız boyunca birçok insanla iletişim içinde oluyor, her biriyle yakınlığı ve değeri ölçüsünde duygusal paylaşımlarda bulunuyoruz.

Annemizle, kardeşimizle, çocuğumuzla, eşimizle, bir arkadaşımızla paylaştığımız konular, düşünceler, duygular birbirinden çok farklı.

Hiç kimse ile tam olarak aynı şeyleri paylaşmıyoruz. İki arkadaşımıza aynı konudan bahsediyor olsak bile, konuyu aktarırken takındığımız tutum, beden dili, tonlama, konu hakkındaki vereceğimiz ayrıntılar, karşımızdaki arkadaşımızı nasıl algıladığımıza göre değişiklik gösteriyor.

Mükemmel dost yoktur, demeleri sanıyorum bundan kaynaklanıyor.

Hayat tecrübem bana öğretti ki, her ilişki, kendi içinde kurallarını da belirliyor. Kuralların olduğu bir yerde yargılanma, yargılanma olan yerde ise mutlaka bir tedirginlik var. Bu yüzden, en sevdiğimiz insanlar, kendimizi en doğal hissettiğimiz insanlar olsa da, onlarla bile aramızda kendiliğinden kurallar oluşuyor. Bu kurallar yüzünden en güven duyduğumuz kişilerden bile gizlediğimiz duygularımız, düşüncelerimiz var. Ve çoğu zaman paylaşmadıklarımız, bize en çok acı verenler oluyor.

Mutluluklar kadar acıların da paylaşıldığını düşünüyoruz. Aslında hayır, en derin, en yaralayıcı acılarımıza kimseyi ortak etmiyoruz. Çünkü en koyu acılar, kalbin derinliklerine işliyor, etimize kaynıyor, bir daha onu ne anlatmak mümkün oluyor ne de çıkarıp atmak. O, artık bizden bir parça haline geliyor. Kişiliğimizi de, hayat felsefemizi de gözle görülür biçimde değiştiriyor.

 Çocuklarımız bile bizim her şeyimiz olamıyor. Bize ait her şeyin, canlarımızın bile, onların olması, çocuklarımızı bizim her şeyimiz yapmıyor. Çünkü hayatın kuralı bu ve bir noktadan sonra herkes kendi yalnızlığının içinde dans ediyor.

Belki de bu tedavisiz yalnızlıklar, insanları ömrü boyu arayışa itiyor. Bu arayışta gidilen yollar kişilerin sahip olduğu özelliklere, kültürel birikimlere göre çeşitlilik kazanıyor.

 Kısa mutluluk duraklamalarını saymazsak, insanlar iç dünyalarında çoğu zaman göçmen yaşıyorlar.

İrvin Yalom, Varoluşcu Psikoterapi eserinde, insan ilişkisini ve yalnızlığını üçe ayırıyor: İnsanın çevresiyle olan ilişkisi, kendiyle olan ilişkisi ve bir de özüyle (varoluşsal) ilişkisi.

İrvin Yalom’a göre, kişi çeşitli nedenlerle çevresinden soyutlanabiliyor ve bu durumda kişinin kendiyle olan ilişkisi sağlıklı ise pek sorun olmuyor, ancak kişi kendi isteklerinden çok, başkaları ne der, korkusuyla yaşıyorsa kendi ile olan ilişkisi kopuyor, kendine yabancılaşıyor ve çoğu psikiyatrik rahatsızlıklar da bundan kaynaklanıyor.

Bir de insanın varoluşsal yalnızlığı var ki, bunun tedavisi yok. Doğarken ve ölürken yaptığımız yolculuklar da nasıl yalnızsak, aslında hayatın içinde de yalnız olduğunu her insan derinden hissediyor.  Eserde varoluşsal yalnızlık, insanın en trajik yalnızlığı olarak görülüyor ve şöyle örneklendiriliyor:

Evryman, iyiliksever, bilge ve varlıklı bir adamdır. Bir gün ölüm kapısını çalar ama ölüm yolculuğunu yalnız yapmaya korkar. Kendisini seven, ona inan insanlardan bu yolculuğunda kendisini yalnız bırakmamaları için ricada bulunur, ancak hiç kimse kabul etmez. Çok sevdiği dostları olan kitapları da, eşyaları da onunla gelmeyi reddeder. Evryman, ölüm yolculuğuna çaresiz yapayalnız çıkacakken onunla gelmeyi kabul eden ve onu ölümün yalnız yolculuğundan kurtaran tek şey, yaptığı iyilikler olur.

 Mutlak yalnızlığın ve ölümlü olmanın farkında olan tek canlı insandır ve sırf bu yüzden de tabiattaki tek zavallı varlıktır, aslında.

Halimiz böyleyken, yine akıl ve vicdanla donatılmış tek varlık olarak, insan olmanın sorumluluğu, herkese daha kaliteli bir yaşam sunmak için uğraş olmalıdır, daha alçağını değil. Kişisel hesaplarla yapılan hiçbir şeyin, bu sorumluluğa dâhil olamayacağını da not düşmek isterim.

Ölümün yalnız ve soğuk yolculuğunda, bırakın hepimize kötülüklerimiz değil iyiliklerimiz, nefretlerimiz değil sevgilerimiz, yoldaş olsun.