İktidarlar Neden Büyüklük İster?

Ahmet Rıdvan

Geçenlerde kendi kendime basit bir soru sordum.

Bir insan ülke yönetimine geldiğinde neden her şeyin en büyüğünü yapmak ister?

En büyük saraylar, en büyük camiler, en yüksek kuleler, devasa kamu binaları, köprüler, havaalanları, yollar, meydanlar…

Yapay zeka sayesinde bu durumun geçmişini araştırınca güzel bir yazı konusu çıktı ortaya.

Öğrendim ki bu yalnızca bizim ülkemize veya yaşadığımız döneme ait bir durum değilmiş. Biraz geriye doğru baktığınızda aynı davranışın binlerce yıldır tekrarlandığını görüyorsunuz.

Roma’ya gidiyorsunuz; dev forumlar, zafer takları, tapınaklar, su kemerleri…

Osmanlı’ya bakıyorsunuz; büyük camiler, külliyeler, saraylar…

Hitler’in Berlin için hazırlattığı Germania projesine bakıyorsunuz; insanı küçücük bırakacak büyüklükte meydanlar ve yapılar.

Stalin dönemi Moskova’sında dev kamu binaları ve gökdelenler…

Bugünün Çin’inde devasa altyapı projeleri…

Körfez ülkelerinde dünyanın en yüksek binası, en büyük havalimanları, yapay adalar, yeni şehirler…

Amerika’ya gidiyorsunuz, orada da Washington’ın anıtsal devlet mimarisini görüyorsunuz.

Rejimler farklı, dönemler farklı, ideolojiler farklı ama insanın aklına aynı soru geliyor:

İktidar ile büyüklük arasında nasıl bir ilişki var?

Yalan yok önce ego sandım, yada çocukluktan gelen hırslar ihtiraslar.

Biraz araştırınca meselenin yalnızca “liderlerin egosu” diye açıklanamayacak kadar eski ve karmaşık olduğunu gördüm.

Çünkü güç aslında soyut bir kavramdır.

Devleti göremezsiniz.

Devletin gücünü elinize alamazsınız.

Ama devasa bir köprüyü görürsünüz.

Yüzlerce metre yüksekliğindeki kuleyi görürsünüz.

Binlerce insanın aynı anda bulunduğu meydanı görürsünüz.

Devasa sarayı görürsünüz.

Yani soyut olan güç, betonla, taşla ve çelikle görünür hale gelir.

Belki de insanlık binlerce yıldır bunun için anıtlar dikiyor.

Roma İmparatorluğu’nun yaptığı yalnızca yol yapmak değildi. O yol aynı zamanda Roma’nın gücünü taşıyordu.

Osmanlı’nın büyük külliyeleri yalnızca cami değildi. Medresesi, aşevi, hastanesi, hamamı, çarşısıyla bir devlet düzenini temsil ediyordu.

Washington’daki büyük kamu yapıları yalnızca devlet dairesi değildir. Amerikan Cumhuriyeti’nin kendisini nasıl görmek istediğinin mimari karşılığıdır.

Dolayısıyla büyük yapı yapmak tek başına yanlış bir şey değildir.

Hatta bazen büyük yapmak zorundasınızdır.

Yirmi milyon insanın yaşadığı bir şehrin küçük bir havaalanıyla idare etmesini bekleyemezsiniz. Sanayileşen bir ülkenin limana, demiryoluna, enerji santraline, köprüye, otoyola ihtiyacı vardır.

Buradaki mesele başka.

İhtiyaç büyük olduğu için mi proje büyük, yoksa büyük olduğu söylensin diye mi proje büyük?

Bu soru kritik.

Çünkü bir noktadan sonra siyasi dil de değişmeye başlıyor.

“Yeni bir köprü yaptık” demek yetmiyor.

Dünyanın en uzunlarından biri olması gerekiyor.

“Havalimanı yaptık” yetmiyor.

Dünyanın en büyüklerinden biri deniliyor.

Bir kamu binasının işlevinden önce büyüklüğü konuşuluyor.

Ve böylece devletin yaptığı yatırım ile siyasi iktidarın büyüklüğü arasında bilinçli veya bilinçsiz bir bağ kurulmaya başlanıyor.

Buradan daha ilginç bir soruya geldim.

Bir lider uzun süre ülke yönettiğinde ne oluyor?

Normal şartlarda ülke, devlet, hükümet ve lider birbirinden farklı kavramlardır.

Ülke hepimizindir.

Devlet kalıcıdır.

Hükümet geçicidir.

Lider ise belirli bir süre görev yapar ve gider.

Teoride sistem bu kadar basit.

Fakat aynı insan 15 yıl, 20 yıl, 25 yıl ülkeyi yönetmeye başladığında ilişkiler değişebiliyor.

Bürokratların önemli bölümü onun döneminde atanıyor.

Bakanların siyasi kariyerleri onun döneminde şekilleniyor.

Partinin milletvekilleri onun liderliği altında seçiliyor.

Belediye başkanları, parti yöneticileri, üst düzey bürokratlar aynı siyasi dönem içerisinde yükseliyor.

Büyük yatırımlar onun döneminde yapılıyor.

Dış politika ilişkileri onun döneminde kuruluyor.

Bir süre sonra devletin yakın tarihinde gördüğünüz hemen her şey aynı siyasi dönemin içine girmeye başlıyor.

İşte burada çok ince bir sınır var.

Önce lider hükümeti yönetiyor.

Sonra hükümet liderle özdeşleşiyor.

Ardından parti liderle özdeşleşiyor.

Sonra devletin başarıları liderin başarıları olarak anlatılmaya başlanıyor.

Ve sonunda kavramlar birbirine yaklaşabiliyor:

Lider. Hükümet. Devlet. Ülke.

Oysa bunların dördü aynı şey değildir.

Belki demokrasiler açısından en önemli meselelerden biri de bu ayrımı koruyabilmektir.

Çünkü devletin yaptığı bir hastane bir kişinin parasıyla yapılmamıştır.

Köprü devletindir.

Havalimanı ülkenindir.

Yol milletindir.

Ordu devletindir.

Bürokrasi devletindir.

Bunların finansmanını doğrudan veya dolaylı olarak toplum sağlar.

Siyasi iktidarlar elbette bunların yapılmasına karar verir, öncelik belirler, yönetir ve sonuçlarından siyasi olarak sorumludur. Başarılı olmuşsa bunun siyasi karşılığını da alır.

Ama devlet ile hükümet yine de aynı şey değildir.

İşin daha da düşündürücü tarafı, uzun iktidar dönemlerinde liderin her şeye tek tek müdahale etmesine bile gerek kalmayabilmesidir.

Çünkü sistem zaman içerisinde liderin ne istediğini öğrenir.

Bir bürokrat önüne gelen dosyada “Acaba yukarıda buna nasıl bakılır?” diye düşünmeye başlarsa…

Bir milletvekili seçmenin ne düşündüğünden önce parti yönetiminin ne düşündüğünü hesaplamaya başlarsa…

Bir bakan kendi alanındaki doğru karardan önce siyasi olarak sorun çıkarmayacak kararı düşünürse…

Artık liderin her gün emir vermesine gerek yoktur.

Sistem kendisini yukarıya göre ayarlamaya başlamıştır.

Bence meselenin en önemli noktalarından biri burası.

Çünkü başlangıçta lider sistemi yönetirken, bir süre sonra sistem de lidere bağımlı hale gelebilir.

Ve o zaman başka bir soru ortaya çıkar:

“Bu kişi giderse ne olacak?”

İşte uzun iktidarların en büyük paradokslarından biri burada ortaya çıkıyor.

Bir ülke uzun süre aynı kişi tarafından yönetildikçe, o kişinin vazgeçilmez olduğu düşüncesi güçlenebilir.

Fakat aslında güçlü devletin ölçüsü tam tersidir.

Bir kişi gittiğinde sistem çalışmaya devam edebiliyor mu?

Bir bakan değiştiğinde bakanlık çalışıyor mu?

Bir cumhurbaşkanı gittiğinde devlet aynı düzen içerisinde devam ediyor mu?

Bir belediye başkanı değiştiğinde belediye hizmet üretmeye devam ediyor mu?

Bir genel müdür gittiğinde kurum ayakta kalıyor mu?

Bana göre kurumsallığın gerçek sınavı budur.

Şirketlerde de böyledir.

Patron bir hafta işe gelmediğinde bütün işler duruyorsa orada güçlü bir patron olabilir ama güçlü bir şirket yoktur.

Her teklif patrona soruluyorsa, her satın alma onun onayını bekliyorsa, herkes onun ne düşündüğünü tahmin ederek hareket ediyorsa şirket büyümüş olabilir ama kurumsallaşamamıştır.

Devlet ölçeğinde bunun sonuçları doğal olarak çok daha büyüktür.

İşte büyük eser meselesiyle uzun iktidar meselesi burada tekrar birleşiyor.

İnsan ölümlüdür.

İktidar geçicidir.

Ama taş kalır.

Köprü kalır.

Saray kalır.

Cami kalır.

Kule kalır.

Meydan kalır.

Belki de bu nedenle tarih boyunca güç sahibi insanlar kendilerinden sonra kalacak fiziksel eserler bırakmak istemişlerdir.

Kanuni öldü, Süleymaniye kaldı.

Roma imparatorları öldü, yaptırdıkları yapılar kaldı.

Stalin öldü, Moskova’daki yapılar kaldı.

Washington öldü, adı bir şehre ve anıta dönüştü.

Bunun insan doğasında da bir karşılığı olmalı.

Bir süre sonra insan yalnızca bugünü yönetmek istemiyor olabilir.

Tarihte nasıl hatırlanacağını da yönetmek istiyor.

Ve belki “en büyük” tutkusu tam burada başlıyor.

Büyük bir eser yapmak başka bir şeydir.

İhtiyaç olduğu için büyük bir eser yapmak başka bir şeydir.

Tarihe büyük görünmek için büyük eser yapmak ise bambaşka bir şeydir.

Hangisinin hangisi olduğunu anlamanın yolu da aslında basit:

Yapının büyüklüğüne değil, ülkeye bıraktığı değere bakacağız.

Kaça yapıldı?

Kaç kişi kullanıyor?

Ekonomiye ne kazandırıyor?

Alternatif maliyeti neydi?

Yirmi yıl sonra hâlâ gerekli olacak mı?

Kendisini finanse edebiliyor mu?

Ve en önemlisi:

Aynı para başka bir yere harcansaydı toplum daha fazla fayda görür müydü?

Bu sorulara iyi cevaplar verebiliyorsak büyük proje gerçekten büyük projedir.

Veremiyorsak geriye yalnızca büyüklüğü kalır.

Bir ülkenin büyük olması için her şeyinin en büyük olması mı gerekiyor?

Kim bilir?

Belki de gerçekten büyük devlet, kendisini göstermek için büyük yapılara ihtiyaç duymayan devlettir.