Türk şiirinin "Mavi Gözlü Dev"i Nazım Hikmet’i düşündüğümüzde, zihinlerimizde önce memleket hasretiyle örülü barikatlar, sonra da o barikatların arasından sızan bir aşk imgesi belirir. Nazım için aşk, sadece bir duygu değil, bir direnme biçimiydi. Ancak hayatının son virajında karşısına çıkan Vera Tulyakova, şairin tüm o fırtınalı geçmişini dindiren, ona ölümü unuttururken hayatı bir "saman sarısı" sıcaklığıyla yeniden sevdiren son liman oldu.
Onların hikayesi, 1955 yılının Moskova’sında bir film stüdyosunun senaryo odasında başladı. Nazım 53, Vera ise henüz 23 yaşındaydı. Nazım, içeri girdiğinde karşısında duran o genç kadına bakıp, sanki tüm ömrünü o an için beklemişçesine sarsıldı. Vera evliydi ve aradaki otuz yıllık uçurum dışarıdan bakıldığında aşılamaz görünüyordu. Fakat Nazım’ın aşkı, o bildiğimiz militan sabırsızlığıyla her türlü engeli yıkmaya kararlıydı. Ofisine her gün çiçekler bırakıyor, kapısında saatlerce bekliyor ve ona "Seninle yaşlanmak değil, seninle yaşamak istiyorum" diyordu.
Nazım’ın Vera’ya duyduğu tutku, önceki aşklarından farklı olarak büyük bir "geç kalmışlık" telaşı barındırıyordu. Şair, kalbinin yorgun olduğunu biliyordu. Belki de bu yüzden Vera’ya yazdığı mısralar, sadece bir kadına değil, hayata karşı duyulan son ve en şiddetli arzuya dönüştü. O meşhur "Saman Sarısı" şiirinde dünyayı bir uçtan bir uca gezerken, her durakta Vera’nın saçlarının rengini araması bundandı.
Bu aşk, Nazım’ın şiirindeki üslubu da dönüştürdü. Onu ideolojik keskinlikten alıp daha insani, daha kırılgan bir noktaya taşıdı. Prag’da, Varşova’da veya Moskova’nın karlı sokaklarında Vera’nın elini tutarken, vatanından uzaktaki o büyük yalnızlığını bu genç kadının varlığıyla örtmeye çalışıyordu. "Gelsene dedi bana / Kalsana dedi bana / Gülsene dedi bana / Ölsene dedi bana / Geldim / Kaldım / Güldüm / Öldüm" mısraları, bu teslimiyetin en yalın özetiydi.
3 Haziran 1963 sabahı, Nazım kapısındaki gazetelere uzanırken yere yığıldığında, kalbi bu devasa aşka ve hasrete daha fazla dayanamamıştı. Yanı başındaki Vera, şairin son nefesiyle birlikte edebiyat tarihinin en büyük emanetlerinden birinin bekçisi oldu.
Onların aşkı, Moskova’da karlı bir mezar taşında değil, "Henüz vakit varken gülüm" diyen her aşığın dilinde yaşamaya devam ediyor.