Mustafa Kemal Atatürk’ün"Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi, bir temenniden ziyade, küresel jeopolitiğin kanlı çarkları arasında bir savunma kalkanı ve bir medeniyet manifestosudur. Bugün Orta Doğu’da şahit olduğumuz trajedi, ABD’nin stratejik derinlik hesapları ve İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan saldırganlığı, bu ilkenin neden sadece Türkiye için değil, tüm insanlık için tek çıkış yolu olduğunu her gün yeniden kanıtlıyor. Barış, tarihin hiçbir döneminde bu kadar hor görülmemiş ve bu kadar muhtaç olunacak bir konuma düşürülmemişti.
Atatürk, hayatını savaş meydanlarında, siperlerin o kesif barut kokusu içinde geçirmiş bir dâhiydi. Ancak o, askeri dehasını her zaman insani bir vicdanla harmanlamıştır. "Millet hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir" diyen bir askerin, bugün çocukların üzerine yağan bombaları ve egemen devletlerin bir başka devletin sınırlarını pervasızca ihlal edişini görmesi durumunda takınacağı tavır bellidir. Günümüzde ABD’nin küresel ölçekte kurmaya çalıştığı tahakküm ve İsrail’in bölgedeki yayılmacı politikaları, barışı bir ideal olmaktan çıkarıp güçlünün zayıfa dikte ettiği bir "teslimiyet protokolüne" dönüştürme gayretidir. Oysa barış, Albert Einstein’ın o meşhur uyarısında olduğu gibi, sadece güç kullanarak korunamaz; o ancak anlayışla ve karşılıklı haklara saygıyla inşa edilebilir.
Tarihsel sürece baktığımızda, savaşın sadece yıkım getirdiği gerçeğiyle birçok kez yüzleştik. Bertolt Brecht’in dediği gibi, "Savaş başladığında ilk önce gerçekler ölür." Bugün de Gazze’de veya dünyanın herhangi bir çatışma bölgesinde ilk ölen şey, insan hakları ve evrensel doğrulardır. Modern dünyada barışın sesi, silahların gürültüsüyle bastırılmaya çalışılsa da, Martin Luther King Jr.’ın hatırlattığı o can alıcı gerçek hepimizi bağlar: "Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir." Bu bağlamda, İsrail’in bölgedeki saldırgan tavrı sadece o toprakların sorunu değil, küresel güvenlik mimarisinin çöküşünün de ilanıdır.
Savaşın romantize edildiği, silah tüccarlarının barış elçisi kılığına girdiği bu çağda, Atatürk’ün vizyonu bir deniz feneri gibi parlamaktadır. Onun barış anlayışı pasif bir bekleyiş değil, onurlu ve dik duruşlu bir kararlılıktır. Platon’un "Sadece ölüler savaşın sonunu görmüştür" sözündeki o karanlık kehaneti kırmanın tek yolu, barışı siyasi bir manevra olarak değil, bir yaşam biçimi olarak içselleştirmektir. Eğer bugün güçlü devletler kendi güvenliklerini başkalarının yıkımı üzerine inşa etmeye devam ederlerse, insanlık tarihinin en büyük yenilgisiyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.
Sonuç olarak barış, zayıfın sığındığı bir liman değil, güçlünün göstermesi gereken en büyük erdemdir. Atatürk’ün bir asır önce attığı bu köklü temel, bugün dünya siyasetindeki saldırganlığa karşı durabilecek yegâne vicdani barikattır. İnsanlık, kanlı çıkar çatışmaları ile huzurlu bir gelecek arasında bir seçim yapmak zorundadır ve bu seçimin pusulası hala aynıdır: Yurtta sulh, cihanda sulh.