Eskiden pazar dönüşü poşetler ağır, cepler hafif olurdu.
Şimdi tam tersi…
Poşetler hafif, cepler bomboş.
Kasadan çıkan fiş uzadıkça uzuyor; alınanlar ise her hafta biraz daha kısalıyor.
Enflasyonun gerçek tarifi de tam burada başlıyor.
Televizyon ekranlarında rakamlar konuşuyor. Sokakta ise insanlar...
Biri yüzde hesaplıyor, diğeri ay sonunu.
Aradaki fark hayatın ta kendisi.
TÜİK'in açıkladığı enflasyon verileri ekonominin yönünü anlatıyor.
Temmuz 2026 verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu %31,75 olarak açıklandı.
Haziran 2026 verilerine göre gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık fiyat artışı %35,45, konut, su, elektrik, doğalgaz grubunda ise %45,14.
Vatandaşın mutfağı ise bambaşka bir hikâye yazıyor.
Gıda fiyatları yükseliyor, elektrik faturası kabarıyor, ulaşım masrafı büyüyor.
Maaş cebe girdiği gün umut veriyor, birkaç gün sonra sessizce buharlaşıyor.
En büyük yük ise kiralar.
Bir zamanlar ev tutmak denilen şey, bugün adeta bir servet yarışına dönüştü.
Türkiye'nin birçok kentinde kira bedelleri asgari ücretle yarışıyor; bazı semtlerde ise yarışı açık ara kazanıyor.
Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde barınma giderlerinin gelirin yaklaşık üçte birini aşmaması hedeflenirken, bizde maaşın büyük bölümü daha anahtar cebimize girmeden ev sahibinin hesabına gidiyor.
Geriye kalanla da hayatın geri kalanını kurmamız bekleniyor.
Ev satın almak ise artık birçok aile için ulaşılması güç bir hedef olmanın ötesine geçti.
Konuşulmaya bile cesaret edilemeyen bir hayale dönüştü.
Kira ödeyebilmek başarı sayılırken, ev sahibi olmayı planlamak ütopik artık!
Oysa güçlü bir ekonominin en önemli göstergelerinden biri, çalışan bir insanın geleceğini planlayabilmesi ve yıllar içinde kendi yuvasına kavuşabilmesidir.
Pazarda artık fiyat sormak bile cesaret istiyor. Vatandaş domatesin kilosunu öğrenirken sesi kısılıyor, kasiyer toplam tutarı söylerken göz teması kurmamaya çalışıyor.
Alışveriş listeleri ihtiyaçlardan değil, vazgeçişlerden oluşuyor.
Çocuk "çilek alalım mı?" diye soruyor; ebeveyn etikete bakıp mevsimin değişmesini bekliyor.
Ekonomi yalnızca grafiklerden ibaret olsaydı, kimsenin sofrası eksilmezdi.
Hayat tablolarla ölçülmez, tencerelerle ölçülüyor.
Bir emeklinin ilacı, bir öğrencinin yol parası, bir annenin mutfak hesabı; işte ekonominin gerçek bilançosu burada yazılıyor.
Çözüm belli:
Enflasyonla mücadeleyi kararlılıkla sürdürmekten geçiyor.
Üretimi artırarak gıda maliyetleri düşürülmeli, tarım ve hayvancılık desteklenmeli.
Dar ve orta gelirli aileler için sosyal konut projeleri yaygınlaştırılmalı, kira piyasasında dengeyi koruyacak politikalar geliştirilmeli.
Ücret artışları enflasyon oranının ötesinde gerçek yaşam maliyetine göre değerlendirilmelidir.
Üretimi artırmadan fiyatlar düşmez.
Tarım ve hayvancılığı güçlendirmeden mutfak rahatlamaz.
Sosyal konut üretmeden kira yangını sönmez. Ücretleri gerçek hayatın gerisinde bırakarak alım gücü korunamaz.
Ekonomi, rakamlarla oynayınca düzelmez, insanın yaşamını kolaylaştırmakla düzelir.
Vatandaşın talebi aslında çok mütevazı.
Zenginlik hayali kurmuyor.
Pazara çıktığında umutla dolaşmak, ay sonunu korkmadan görmek, çocuklarına "Bu ay alamayız." demek zorunda kalmamak istiyor.
Vatandaşın beklentisi lüks bir yaşam değil. Sadece emeğinin karşılığını almak, çocuklarını huzurla büyütmek ve ay sonunu borçlanmadan getirebilmek...
Bir ülkenin refahı, açıklanan sözde büyüme oranlarında pazar filesini tek elle mi, iki elle mi taşıdığına bakan insanların yüzündeki ifadede saklıdır.
Bu ülke düzelir mi?
Düzelir…
Yeter ki sofraya hep aynı kişiler oturmasın.