DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE İTIRAZ EDİYORUM!

Cengiz Akgün

İnsan olmanın en yalın tanımı nedir? Biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçip "ben" diyebilmek neyle mümkündür? Bu soruların cevabı, tarihin her döneminde tek bir noktaya çıkar: Sorgulama cesareti.

Düşünen insan, zihnini pasif bir depo değil, aktif bir laboratuvar gibi kullanır. O, Sokrates’in binlerce yıl önce kulaklarımıza küpe ettiği o meşhur düsturu rehber edinmiştir: "Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir." Sorgulamayan bir zihin, sadece nefes alan bir mekanizmadır. Merakı pusulası olan kişi, önüne sunulan her bilgiyi "mutlak gerçek" diye yutmaz. Haksızlık karşısında yükselen itirazı, bir asilik değil, insanlık onurunun bir gereğidir.

Madalyonun diğer yüzünde ise benliğini kullanmaktan muzdarip olanlar var. Düşünmek, ağır bir sorumluluktur; insanı konfor alanından çıkarır. Bu yükü taşımak istemeyenler, başkalarının cümlelerine sığınarak bir "zihinsel asalaklık" geliştirirler. Friedrich Nietzsche’nin "sürü psikolojisi" dediği bu durum, bireyin kendi iradesini çoğunluğun anonim sesine kurban etmesidir.

Ancak bu durum sadece kişisel bir kayıp değildir; toplumsal bir tehlikedir. Hannah Arendt, Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın davasını izlerken dehşet verici bir gerçeği fark etmişti: "Kötülüğün Sıradanlığı." Arendt’e göre büyük felaketler, her zaman canavarlar tarafından değil; düşünmeyen, sorgulamayan, sadece "emirleri uygulayan" ve başkalarının kelimelerini tekrarlayan sıradan insanlar eliyle gerçekleştirilir. Kendi muhakeme yeteneğini askıya alan her birey, farkında olmadan büyük bir adaletsizliğin dişlisi haline gelebilir.

Immanuel Kant, aydınlanmayı insanın "kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama durumundan kurtulması" olarak tanımlar ve bizi şu sert ama haklı çağrıyla sarsar: "Sapere Aude! (Bilmeye cesaret et!)" Kendi aklını kullanma cesareti gösteremeyen her insan, bir başkasının rehberliğine muhtaç bir köledir.

Bilinç, durağan bir su değil, sürekli akması gereken bir nehirdir. Düşünen insan, zihnini sürekli tazeleyen, okuyan ve araştırandır. Francis Bacon’ın dediği gibi; "Bilgi, güçtür." Ancak bu güç, sadece araştıran ve "hakikatin peşinde" koşanlar için geçerlidir.

Sonuç olarak;

Tarih boyunca bu denge hiç değişmedi:

Düşünenler; keşfetti, itiraz etti ve dünyayı değiştirdi.

Düşünmeyenler; onayladı, tekrarladı ve kalabalıklar içinde kayboldu.

Kendi zihnimizin efendisi olmak mı, yoksa başkalarının ağzından çıkanların yankısı olmak mı? Tercih bizim. Ancak unutmamalıyız ki; sürünün parçası olmak güvende hissettirebilir, fakat sadece "kendi olanlar" tarihin tozlu sayfalarından süzülüp geleceğe ışık tutabilir.