Kumar belası yüzünden başına gelmeyen kötülük kalmayan yazarların içinde belki de en birincisi Dostoyevski’dir. Kumarın yıkıcılığını anlatan çok kapsamlı Kumarbaz isimli bir de kitap yazmıştır. Bu kitabında kumarla olan bütün ilişkilerini ve kumarın verdiği bütün kötülükleri anlatmıştır.
Kumar borçları yüzünden Avrupa’ya kaçar. Orada da oynamaya başlar. Elinde avucunda ne var ne yoksa Avrupa kumarhanelerine verir. Öyle ki sonunda otel ücretlerini ödeyemez duruma düşer. Bu sefer de eşinin ve kendisinin en değerli eşyalarını; yüzük, saat, palto gibi eşyalarını rehincilere verir.
Kaldığı otelin sahibi, bir müddet sonra otel ücretlerini ödemediği takdirde kendisini otelden kovacağını söyler. Bu defa da Rusya’daki tanıdıklarından para ister. Gelen paraları bir gün sonra yine kumara verir. İş bununla da kalmaz; yazmadığı romanların ücretlerini de yayınevlerinden ister.
Sevgili okurlar, kumar böyledir işte. Önce çayına, yemeğine; sonra büyür, evine, bağına, bahçene ortak olur. En sonunda da insan her şeyini kumara verir.
Kumarcıları, loto, toto, millî piyango ve ganyan oynayan kimi insanları gördükçe hep Dostoyevski aklıma gelir. Demek ki insanlar hırslandıkça oynuyorlar, oynadıkça kaybediyorlar. Sonra da bir gün bir sokakta aç, susuz ve kimsesiz kalıyorlar.
Birkaç gün önce kahvede at yarışı oynayan birileri, diğerine teker teker atların ve jokeylerin isimlerini sayıyordu. Bu tür insanlar ülkemizde oldukça çoktur. Ülkemizin ve insanlarımızın bu konudaki en yakıcı sorunlarından biri de budur.
Neyse, bu konuda daha çok şey söylenebilir ama söylense de kesinlikle bir işe yaramaz. Bu konuyu anlatan yazılar yazılıyor, TV programları yapılıyor ama ne yazık ki kimsenin aldırdığı yok.
Biz yine Dostoyevski’ye dönelim. Ünlü psikanalist Freud, yazılarında Dostoyevski’yi “baba katili” diye anlatır. Çünkü Dostoyevski, babası ölene kadar hep onun ölmesini istemiş ve ölüm haberini beklemiştir.
Şimdi tam da aklıma geldi. Hani şu bizim ahbap var ya; Ahbap adına topladığı paraların bir kısmını kumara vermiş ve utanmadan da öteden beri kumara meyilli olduğunu söylemiş.
Sevgili okurlar, kumar böyledir. Kumarın vicdanı ve acıma hissi yoktur. İnsanı hırslandırır. Hırslandıkça daha çok oynarsınız, oynadıkça da kaybedersiniz. Keşke bu kumar oynayanlar, Dostoyevski’nin kumar üzerine yazmış olduğu kitabı okuyabilseler.
Kumar mumar neyse… Bu adam, dünyanın en büyük romancılarından biridir. Yaklaşık iki yüz yıldır yazdığı eserler okunmakta; bilime, özellikle de psikoloji bilimine rehberlik etmektedir.
Bence hastalıkların en kötüsü, en berbatı ve iyileşme ihtimali en az olanı kumar hastalığıdır. Dostoyevski, bütün roman kahramanlarına farklı biçimlerde bu hastalığı bulaştırmıştır. Mesela Budala isimli eserindeki Mişkin, kumar hastalığının başka bir biçimi olan sara hastasıdır. Dostoyevski’nin kendisi de sara hastasıdır.
Bence en ilginç romanlarından biri de Budala isimli romanıdır. Bu romanda dâhi bir adamın yaşadıkları anlatılır.
Dostoyevski, hayatı boyunca binbir acı ve yoksunluk yaşamış bir yazardır. Sanırım romanlarındaki delilik ve farklı kişiliklerin dışavurumu da bundandır. Çünkü babası tarafından hayatı çok daraltılmıştır.
Yıllar sonra sosyalist olduğu gerekçesiyle Çar’ın askerleri tarafından tutuklanır ve ateş etmeye hazır yirmiye yakın askerin tüfeklerinin karşısında, “Ha vuruldum, ha vurulacağım.” düşüncesiyle bir saatten fazla bekletilir.
Sevgili okurlar, üzerine doğrultulmuş bir tüfeğin karşısında durmak gerçekten de yaşanabilecek en büyük korku ve kötülüklerden biridir. Bir tüfeğin patlamaya hazır namlusuyla karşı karşıya durmak, her insanın tahammül edebileceği bir şey değildir. Ölümle burun buruna yaşamış, ölüm kalım savaşı vermiş bir adamdır Dostoyevski.
Neyse ki Çar tarafından affedilir ve vurulmaktan kurtulur. Gerçekten o an öldürülmüş olsaydı dünya edebiyatı büyük bir yazarını kaybetmiş olacaktı.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza isimli eserinde insanın tüylerini diken diken eden, vicdanını parçalayan dramatik bir sahne vardır. Bu romanın başkahramanı Raskolnikov bir meyhaneye gider. Orada bulunan insanların bir kısmı, ayrı bir masada oturan orta yaşlı bir adama hakaret eder. Raskolnikov o adamın yanına oturur. Bir içki kendine, bir içki de ona söyler.
Meyhanedeki kimi insanlar, “O bilmem neye içki vermiyoruz.” der. Raskolnikov buna çok kızar ve sinirlenir. Adamı alıp evine götürür. Sonradan bu adamın kızının kötü yola düştüğünü öğrenir. Romanda öyküsü anlatılan bu kızın adı Sonya’dır. Kalabalık ailesine bakabilmek için bu işi yapmak zorunda bırakılmıştır. Romanda insanın tüylerini diken diken eden bu sahne uzun uzun anlatılır.