Geçen haftaki yazımızda; üç tarafı denizlerle çevrili, eşsiz bir coğrafyaya sahip olmamıza rağmen toplumsal olarak beklenen "sahil insanı" kültürünü tam manasıyla yaşatamadığımızı; artan masraflar, fiyat dengesizlikleri ve özgünlükten uzak turizm anlayışı yüzünden hem dışarıdan gelen konukların hem de kendi vatandaşımızın bu kıyılara yabancılaşmaya başladığını ele alarak "Deniz ülkesiyiz ama kara insanıyız" tespitiyle ortak bir düşünce zemini oluşturmuştuk. Kendi insanının dahi bütçesini zorlayan dinlenme yerlerini, başka yönlere çevrilen tercihleri ve ortadan kalkmayan yapısal aksaklıkları masaya yatırmıştık. Peki, coğrafi olarak dev bir yarımada konumundaki bu ülkede, denizciliğin ve kıyı ekonomisinin yönetim düzeninde neden daha bütüncül bir çatı altında ele alınmadığını hiç düşündük mü? Bu tablonun gerisinde, Osmanlı’dan bu yana sürüp giden yönetim geleneklerinin ve karasal alışkanlıkların etkisini görmek mümkündür.
Osmanlı İmparatorluğu, tarihinin belirli dönemlerinde denizciliğe ve donanmaya devasa yatırımlar yapmış; Haliç’teki Tersane-i Amire ile dünyayı sallayan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Akdeniz’i bir Türk gölüne çeviren kudretli bir yapı kurmuştur. Ancak bu ilgi hiçbir zaman istikrarlı olamamıştır; coğrafi keşiflerin getirdiği okyanus ticaretini zamanında okuyamayışımız, doğuda ve batıda verilen yıpratıcı karasal savaşların hazineyi tüketmesi, kadırgadan yelkenli kalyonlara geçişteki teknolojik gecikmeler ve zamanla donanmanın Haliç’te çürümeye terk edilmesi, imparatorluğun denizlere olan ilgisini ne yazık ki gölgelemiştir.
Devletin son dönemlerinde deniz işleri her ne kadar Bahriye Nezareti düzeyinde yürütülmüş olsa da, dönemin genel yönetim yapısı gereği denizcilik çoğunlukla askerî ve stratejik bir zorunluluk olarak görülmüş; ticari, kültürel ve toplumsal kalkınmanın merkezine tam anlamıyla yerleştirilememiştir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kurucu kadrolar, bu alandaki gücü en üst düzeye çıkarmak adına çok değerli bir adım atmışlardır. 1924 yılında hayata geçirilen Bahriye Vekâleti (Denizcilik Bakanlığı), genç Cumhuriyetin denizcilik alanındaki iddialı görüşünün en açık göstergesiydi. Ancak maalesef bu yapı çok uzun soluklu olamamıştır; dönemin çetin ekonomik koşulları, bütçe disiplini sağlama zorunlulukları, askerî bürokrasiyi tek bir merkezde eş güdümle yönetme tercihleri ve Yavuz zırhlısının bakımı sürecinde yaşanan talihsiz yönetimsel ve adli tartışmalar gerekçe gösterilerek Bahriye Vekâleti henüz üçüncü yılında, 1927 yılında kapatılmış ve görevleri Millî Müdafaa Vekâletine devredilmiştir.
İşte bu yönetimsel tasarruf, Türkiye’nin denizcilik görüşünde uzun vadeli bir yön değişimine yol açmıştır. Üç tarafı denizlerle çevrili, boğazların jeopolitik sorumluluğunu taşıyan bir ülkenin, deniz ticaret filolarını, liman ekonomisini, su ürünlerini ve sivil denizcilik diplomasisini bağımsız bir bakanlık çatısı altında birleştirememesi, zaman içinde kapatılması güç kurumsal boşluklar yaratmıştır. Ne var ki ülkemizde denizcilik bilinci, ne yazık ki her yıl 1 Temmuz'da hatırlanan ve sadece Kabotaj Bayramı kutlamalarından ibaret sığ bir rutine sıkıştırılmış durumdadır. Denizlerdeki egemenliğimizi ve ticari haklarımızı tescil eden Kabotaj Kanunu'nun kabulünü coşkuyla kutlamak elbette çok kıymetlidir; ancak bu tarihi günü sadece limanlarda düzenlenen birkaç yarışa, protokol konuşmalarına ve iyi niyetli bayram tebriklerine indirgemek, meseleyi ne kadar yüzeysel ele aldığımızın en açık kanıtıdır. Yılın geri kalan 364 gününde deniz ticaretini, liman yönetimlerini, su ürünleri üretimini ve sivil denizcilik eğitimini sahipsiz bırakıp, sadece bir gün "denizci milletiz" hamaseti yaparak hiçbir yere varamayız.
Oysa bu toprakların damarlarında, dünya denizcilik tarihine yön vermiş devasa bir coğrafi ve stratejik miras akmaktadır. Dünyanın henüz tam olarak keşfedilmediği bir çağda, olağanüstü bir bilimsel dehayla çizdiği Piri Reis Haritası, sadece kıyıları ve adaları gösteren bir kılavuz değil; Türk denizcilik aklının, gözlem gücünün ve evrensel coğrafya bilimine vurduğu silinmez mührün adıdır. Sadece haritacılıkta değil; Akdeniz’i bir barış ve ticaret gölüne çeviren Barbaros Hayrettin Paşa’nın stratejik dehası, "Denizlerin Kartalı" Turgut Reis’in kuşatma ve mühendislik başarıları, Hint Okyanusu’ndaki tecrübelerini Miratü'l-Memalik ile geleceğe taşıyan deniz bilginimiz Seydi Ali Reis, Cerbe’nin muzaffer komutanı Piyale Paşa ve donanmayı küllerinden yeniden ayağa kaldıran Kılıç Ali Paşa ile Kemal Reis bu milletin denizcilikteki altın damarıdır. Dahası, denizcilerin koruyucu azizesi olarak bilinen Santa Barbara'nın dahi bu topraklarda (İzmit / Nicomedia'da) yaşayıp şehit olduğu gerçeği, bu coğrafyanın binlerce yıllık deniz ve inanç hafızasının ne kadar derinlere uzandığını göstermektedir.
Bugün geldiğimiz noktada, Osmanlı’dan devralınan Tersane-i Amire birikiminin ve Cumhuriyet döneminde kurulan askerî tersanelerin (Gölcük, İstanbul ve İzmir tersaneleri) teknolojik ve mühendislik alanında ne denli hayati birer savunma ve üretim kalesi olduğu ortadadır. Tarihsel köklerinden aldığı bu güçlü mirası modern teknolojiyle harmanlayan Türk Donanması; bugün tasarladığı, inşa ettiği ve donattığı millî gemileriyle yalnızca bölgesinde değil, küresel ölçekte de dünyanın en saygın, caydırıcı ve kabiliyetli deniz kuvvetleri arasında yer almaktadır. Mavi Vatan’daki hak ve menfaatlerimizi uluslararası hukuk temelinde kararlılıkla koruyan Türk denizcilik gücü, bugünkü teknik altyapısıyla küresel denizcilik arenasında adından övgüyle söz ettirmektedir.
Ne var ki, askerî alandaki bu gurur verici küresel saygınlığı ve teknolojik üstünlüğü; İzmir’in Kordon’unda vapur düdükleriyle yaşayan liman kültürüne, Trabzon’un hırçın dalgalarından beslenen balıkçılık geleneklerine, Sinop’un çektirme tekneleri inşasına, Çanakkale’nin boğaz rüzgârına, Bodrum’un gulet ustalığına ve Mersin’in köklü sahil kimliğine sırtını dönerek sadece turistik birer sezonluk eğlence alanına indirgemek büyük bir çelişkidir. Kıyı kültürümüzü ve sivil denizciliğimizi, askeri alandaki bu güçlü birikimle bütünleştiremeyen idari yapı eksik kalmaya mahkûmdur.
Bu eksikliğin en net ve acı hissedildiği alanlardan biri de hiç şüphesiz gastronomi dünyasıdır. Üç farklı açık denizin (Karadeniz, Ege ve Akdeniz) ve kapalı deniz statüsündeki Marmara’nın buluştuğu; yalnızca tuzlu sularımızla değil, Van Gölü, Eğirdir, Beyşehir, İznik ve Uluabat gibi iç sularımıza hayat veren devasa göllerimizle de su ürünleri ve ekosistem çeşitliliği açısından dünyanın en zengin coğrafyalarından birine sahip olmamıza rağmen, uluslararası gastronomi sahnesinde bu potansiyelimizi yeterince ortaya koyamıyoruz. Dünyanın önde gelen ada ve kıyı ülkeleri deniz ve iç su mutfağını stratejik birer ulusal marka, katma değerli birer turizm ve kültür enstrümanı haline getirirken; bizde balıkçılık ve su ürünleri kültürü hâlâ dar bir dönemsel tüketime veya standart, klasiğin dışına çıkmayan sunumlara hapsedilmektedir. Sularımızın sunduğu bu eşsiz zenginliği modern mutfak sanatlarıyla, yerel reçetelerle ve güçlü bir ekosistem bilinciyle entegre edemediğimiz sürece, kıyı ve iç su ekonomisindeki bu sessiz yoksullaşma kaçınılmaz olacaktır.
Öte yandan, denizcilik kültürümüzü yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak adına İstanbul’daki TCG Nusret müze gemisi, Çanakkale’deki TCG Uluçalireis denizaltı müzesi ve Kocaeli'ndeki TCG Gayret gibi gurur abidesi gemi müzelerimiz, tarihimizin somut tanıkları olarak çok kıymetli birer hafıza merkezi konumundadır. Ancak bu değerli denizcilik müzelerini ve açık hava sergilerini sadece okul gezilerinin ya da münferit meraklıların uğrak yeri olmaktan çıkarıp, ulusal turizm rotalarının merkezine yerleştiren daha kapsayıcı bir vizyonla ele almamız şarttır.
Nitekim bu kurumsal dağınıklığın ve denizciliğe sivil bir gözle yaklaşmamanın acı faturası tarihimizde hafızalardan silinmeyen büyük deniz facialarıyla ödenmiştir. 1940 yılında tarafsızlık statüsüne rağmen batırılan Refah şilebi, 1953 yılında Çanakkale Boğazı'nda yaşanan Dumlupınar denizaltı faciası ve 1958 yılında İzmit Körfezi'nde lodos kurbanı olan, yüzlerce öğrencinin hayatını kaybettiği Üsküdar vapuru, denizlerimizin sadece birer turizm alanı veya nostalji ögesi olmadığını; denetimsizliğin, kurumsal takipsizliğin ve stratejik vizyonsuzluğun canımızla ödendiği gerçeğini yüzümüze çarparak hatırlatmıştır. Dünyadaki önde gelen denizci devletlerin kalkınma modelleri incelendiğinde, arkalarında kesintisiz, ileriyi gören ve sadece bir güne ya da trajik olaylara sığdırılmayan kurumsal bir yönetim aklının olduğu açıkça görülmektedir. Bugüne kadar tartıştığımız turizmdeki dalgalanmaların, fiyat çıkmazlarının ve kıyı ekonomisindeki daralmaların kökeninde, bu tarihsel yönetim tercihinin ve karasal alışkanlıkların payı büyüktür.
Tam da bu sebeple, günü kurtaran geçici yaklaşımlardan ziyade, turizmi ve denizciliği ulusal bir devlet politikası ve stratejik planlama çerçevesinde yeniden ele almak elzemdir. Sektörde kalıcı bir başarı ve yarış gücü yakalamak için; vatandaşımızın kendi ülkesinde huzurla dinlenebilmesini sağlayan ekonomik dengeden, konuk başına elde edilen katma değerin artırılmasına, yerel el sanatlarının desteklenmesinden su ürünleri ve deniz mutfağının geliştirilmesine kadar her kalemi kapsayan bağlayıcı bir "Ulusal Turizm ve Denizcilik Stratejisi" hayata geçirilmelidir. Hangi hedef pazarın hangi akılcı projelerle destekleneceği, bölgesel taşıma ve konaklama kapasitelerinin nasıl verimli kılınacağı ve tüm paydaşların kalite dengesini nasıl koruyacağı bugünden planlanmalıdır.
Yaz mevsiminin yavaş yavaş sona erdiği bu dönemi, yaşanan daralmaları bir bunalım olarak okumak yerine, sektörel akıl süzgecinden geçip yeni bir döneme hazırlanmak için kıymetli bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Turizm ve denizcilik yalnızca turizm çalışanlarının veya aracı kurumların meselesi değil; tarladaki üreticiden zanaatkâra, balıkçıdan aşçıya, sanayiciye kadar ülkenin refah zincirini oluşturan tüm kesimlerin ortak meselesidir. Bu coğrafyanın sunduğu eşsiz güce, Piri Reis’in haritasındaki vizyona, Barbarosların ve Turgut Reislerin mirasına, dünya çapında saygınlık kazanan Türk Donanmasının caydırıcı gücüne, müzelerimizde yaşayan kahramanlık destanlarına ve İzmir’den Sinop’a, Trabzon’dan Bodrum’a uzanan o kadim sahil kültürüne olan inancımızla atacağımız akılcı, planlı ve ileriyi gören adımlar; sahillerimizin ve şehirlerimizin yeniden kendi insanını kucaklayan, uluslararası alanda hak ettiği yarış gücüne ve özgün kimliğine kavuşmasını sağlayacaktır.
#GebzeHaber #KöşeYazısı #DilekAlp #DenizciMilletTürkiye #MaviVatan #DenizcilikTarihi #TurizmStratejisi #KıyıEkonomisi #BahriyeVekaleti #KabotajBayramı #TersaneiAmire #PiriReis #BarbarosHayrettinPaşa #TurgutReis #SeydiAliReis #TürkDonanması #TarihselHafıza #KıyıKültürü #DenizciKentler #SantaBarbara #İzmit #Trabzon #Sinop #Bodrum #Gastronomi #DenizMahsulleri #İçSuÜrünleri #TürkMutfağı #Göller #VanGölü #EğirdirGölü #BeyşehirGölü #İznikGölü #UluabatGölü #GemiMüzeleri #MüzeGemiler #TCGNusret #TCGUluçalireis #TCGGayret