Cumhuriyet’in ne olduğunu, ne fedakarlıklarla kurulduğunu ve en önemlisi bize ne vaat ettiğini anlamanın en doğru yolu, onu inşa eden iradenin, yani Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi cümlelerine bakmaktır. Atatürk, Cumhuriyet’i sadece bir gecede ilan edilmiş bir kanun olarak görmedi; onu ilmek ilmek işlenmiş bir felsefe, bir "yaşam biçimi", devrim olarak kurguladı.
Atatürk’ün Cumhuriyet anlayışının temelinde derin bir sosyal adalet ve halkçılık yatar. Cumhuriyet, sarayların ve imtiyazlı zümrelerin egemenliğine son verirken, gücü toplumun en alt katmanlarına, yani asıl sahibine devreder. O’nun şu meşhur sözü, rejiminin insani ve ahlaki boyutunu en yalın haliyle özetler:
"Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir... Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir."
Buradaki "kimsesizlerin kimsesi" vurgusu, Cumhuriyet’in sadece sandıktan ibaret olmadığının kanıtıdır. O, bu topraklarda doğan her çocuğun; köyünde, kasabasında fırsat eşitliğine sahip olması demektir. Cumhuriyet sayesinde Anadolu'nun bir köyünden çıkan bir çocuk devletin en üst kademelerine gelebilmiş, bilim insanı, sanatçı, mühendis olabilmiştir.
Atatürk’ün Meclis kürsülerinden söylediği ve bugün meclis duvarında asılı olan o meşhur ilke, sadece siyasi bir yapı değişikliği değil, bin yıllık bir zihniyet devrimidir:
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir... Sual olunur mu ki bir toplulukta bir birey, o topluluğun yaşamını ve varlığını korumasını sağlayabilir? Topluluğun genel sorumluluğunu üstüne alanlar, topluluğa danışmadıkça, topluluğun çıkarlarına uygun iş yapamazlar."
Bu sözler, gücün tek bir kişiden alınıp ortak akla devredilmesinin manifestosudur. Atatürk, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme olgunluğuna eriştiğine inanıyordu. Cumhuriyet devrimi, tebaa (kul) olmaktan çıkıp, hakları ve ödevleri olan "yurttaş" (vatandaş) olma bilincine geçişin adıdır.
Atatürk’ün konuşmalarını incelediğimizde dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, Cumhuriyet’i donmuş, bitmiş bir yapı olarak görmemesidir. O, Cumhuriyet’i sürekli ileriye doğru koşan dinamik bir süreç olarak tanımlar:
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. Devrimlerimizin asıl ilkesi budur."
Bu cümle bize şunu söyler: Atatürkçülük ve Cumhuriyetçilik, geçmişe takılıp kalmak değil, geleceği yakalamaktır. Akıl ve bilimin rehberliğinde, çağın getirdiği yeniliklere adapte olabilmektir. Dogmalara hapsolmuş bir yapı, Atatürk'ün hayal ettiği Cumhuriyet olamaz.
Bugün bize düşen görev, Cumhuriyet’i sadece nostaljik bir övgü nesnesi olarak korumak değildir. O’nun konuşmalarındaki o büyük vizyonu; adalette, eğitimde, bilimde ve üretimde hayata geçirmektir. Cumhuriyet, her sabah uyandığımızda yeniden üretmemiz, korumamız ve büyütmemiz gereken en büyük mirasımızdır.