Geçtiğimiz günlerde bu köşede trafik cezalarının geldiği noktayı yazmış, özellikle yüksek para cezalarının vatandaş üzerindeki yükünü sorgulamıştım.
Bugün aynı konuya başka bir yerden bakmak gerekiyor.
Çünkü Darıca Sırasöğütler’de yaşanan olay, trafik düzeninin yalnızca ceza makbuzlarından ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi.
17 yaşındaki Aslı Kara’ya alkollü olduğu belirtilen bir sürücünün çarpması, ardından aracın yeniden hareket etmesi ve genç kızın üzerinden geçmesi hepimizi sarstı. Olayın güvenlik kamerası görüntüleri de kamuoyuna yansıdı. Sürücü ilk aşamada adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı; savcılığın itirazı üzerine daha sonra tutuklandı.
Burada hukukun yerine geçip karar vermek elbette bize düşmez. Bir kişinin tutuklanması ya da serbest bırakılması, yargılama sürecinin hukuki değerlendirmesidir.
Fakat bu olayın toplumda yarattığı rahatsızlığı yalnızca tepki olarak görmek de eksik kalır.
Burada başka bir soru oluşuyor:
Bir davranışın karşılığı, o davranışın tekrarını gerçekten önleyebiliyor mu?
Asıl mesele bu.
Geçen yazımda, yanlış park etmekten hız sınırını aşmaya kadar çeşitli ihlaller için uygulanan yüksek para cezalarının vatandaş açısından nasıl ağır sonuçlar doğurabildiğini anlatmıştım.
Bugün ise terazinin diğer kefesine bakıyorum.
Bir tarafta bazen aile bütçesini sarsacak boyuta ulaşan trafik cezaları var.
Diğer tarafta ise alkollü şekilde direksiyon başına geçmek gibi yalnızca kural ihlali değil, başkasının can güvenliğini doğrudan tehlikeye atan davranışlar bulunuyor.
Dolayısıyla mesele 'cezalar yüksek olsun' ya da 'cezalar düşürülsün' kadar basit değil.
Önemli olan, hangi davranışın ne ölçüde risk taşıdığının ve buna karşı hukuk düzeninin nasıl bir karşılık verdiğinin toplum tarafından anlaşılabilmesi.
Caydırıcılık, sadece yüksek rakamlarla sağlanmıyor.
Bir sürücü için “Yakalanırsam şu kadar para öderim” düşüncesi, zamanla bir hesaplamaya dönüşebilir.
Oysa alkollü araç kullanmakta mesele para hesabı yapılabilecek bir risk değil.
Direksiyonun başında insan hayatı var.
Üstelik yalnızca sürücünün hayatı değil.
Kaldırımda yürüyen bir çocuk, yolun karşısına geçmeye çalışan yaşlı bir insan, işe giden bir motosikletli, aracında ailesiyle seyahat eden başka bir sürücü…
Hiçbiri o kişinin yaptığı tercihin parçası değil.
Ama sonucundan etkilenebilir.
İşte hukuk sisteminin caydırıcılığı tam da burada önem kazanıyor.
İnsanlara “Kuralı ihlal edersen ceza alırsın” demekten daha fazlasını söyleyebilmek gerekiyor:
Başkasının hayatını tehlikeye atmanın ciddi bir sonucu vardır.
Darıca’daki olayın ardından sosyal medyada, sürücünün serbest bırakılmasından sonra iki kişiye daha çarptığı yönünde bazı görüntüler ve paylaşımlar da dolaşıma girdi. Ancak bu kısmı doğrulayan güvenilir bir adli kayda ulaşamadığım için kesinleşmiş bilgi olarak aktarmayı doğru bulmuyorum.
Zaten doğrulanmış olayın kendisi, sistem üzerine düşünmek için yeterince ağır.
Üstelik savcılığın itirazı sonrasında tutuklama kararı verilmiş olması da önemli.
Bu, hukuki mekanizmaların işlediğini gösteriyor.
Fakat aynı zamanda şu soruyu da gündeme getiriyor:
İlk karar ile son karar arasındaki fark neden oluştu?
Bu soruyu sormak, yargı mensuplarını hedef almak değildir.
Tam tersine, hukuk sistemine duyulan güvenin güçlenmesi için kararların toplum tarafından anlaşılabilir olmasını istemektir.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında konuşulan bir kavram değil.
İnsanların günlük hayatında hissettiği bir güven duygusu.
Trafikte direksiyona geçtiğimizde, çocuğumuzu okula gönderdiğimizde, karşıdan karşıya geçerken o güvenin varlığına ihtiyaç duyuyoruz.
Bu nedenle trafik politikalarını yalnızca “kaç lira ceza kesildi?” üzerinden değerlendirmek bana artık yeterli gelmiyor.
Daha önemli göstergeler var:
İhlaller azalıyor mu?
Alkollü araç kullanma konusunda caydırıcılık sağlanabiliyor mu?
Tekrarlanan ihlallerin önüne geçilebiliyor mu?
Can güvenliğini ağır biçimde tehdit eden davranışlarla sıradan trafik hataları arasında toplumun adalet duygusunu karşılayan bir ayrım yapılabiliyor mu?
Bunların cevabı, cezanın miktarından çok daha önemli.
Amaç vatandaştan mümkün olduğunca fazla para toplamak olmamalı.
Amaç, kurala uymayanı cezalandırırken kurala uyan milyonlarca insanın güvenliğini de korumak olmalı.
Bir ceza makbuzu kesildiğinde devlet görevini tamamlamış sayılmamalı.
Asıl başarı, aynı ihlalin azalmasıyla ölçülmeli.
Yani mesele sonucunun ağırlığı...
Bir başka deyişle;
Cezayı artırmak kolay.
Caydırıcı bir sistem kurmak zor.
Vatandaşın cebine dokunan bir rakam belirlemek kolay.
İnsan hayatını koruyan, adil ve tutarlı bir düzen kurmak ise çok daha büyük bir sorumluluk.
Aslı’nın yaşadığı olayın bize bunu yeniden hatırlatmasını diliyorum.
Bir gencin hayatının bir direksiyon başındaki sorumsuzluğa bağlı kalmadığı, kuralların yalnızca kâğıt üzerinde değil, gerçek hayatta da karşılığının bulunduğu bir trafik düzenine ihtiyacımız var.
Geçen yazımda sorduğum soruyu bugün biraz değiştirerek yeniden soruyorum:
Ceza gerçekten caydırıyor mu, yoksa biz yalnızca cezaların rakamlarını mı büyütüyoruz?
Adaletin ölçüsü, cezanın ne kadar ağır olduğu kadar, bir sonraki hayatı kurtarıp kurtarmadığıdır.
Böyle olayların yaşanmaması için neler mümkün?
Esas soru, sorun bu!