Bu haftaki yazımda, geleceğin inşaat teknolojilerinden biri olarak gördüğüm ve önümüzdeki yıllarda adını çok daha fazla duyacağımızı düşündüğüm modüler inşaattan bahsetmek istiyorum.
Metalurji ve Malzeme Mühendisiyim. Çalışma hayatımın önemli bir bölümü çelik üretimi ve satışı içerisinde geçti. Dolayısıyla ister istemez çeliğin nerelerde kullanıldığı, dünyada bu işin nereye doğru gittiği ve bizim Türkiye'de neler yapabileceğimiz ilgimi çekiyor.
Son zamanlarda özellikle modüler çelik yapıları inceliyorum. Konuyu araştırdıkça da bunun sadece yeni bir inşaat yöntemi olmadığını, Türkiye açısından farklı fırsatlar barındırdığını düşünmeye başladım.
Hele bir de yıllardır konuştuğumuz ama istediğimiz hızda ilerletemediğimiz kentsel dönüşüm meselesini düşününce, üzerinde durmaya değer bir konu olduğu kanaatindeyim.
Modüler İnşaat Nedir?
En basit haliyle anlatmaya çalışayım.
Bugün bir bina yapacağınız zaman malzemeyi şantiyeye götürüyor, ustaları organize ediyor ve binayı bulunduğu yerde yapmaya başlıyorsunuz. Hava şartlarından işçiliğe, malzeme tedariğinden şantiye organizasyonuna kadar birçok değişkenle uğraşıyorsunuz.
Modüler inşaatta ise bu işin önemli bir bölümünü şantiyeden alıp fabrikaya taşıyorsunuz.
Duvarlar, zeminler, çatı panelleri, ıslak hacimler, elektrik ve mekanik altyapının önemli bir bölümü kontrollü fabrika ortamında hazırlanabiliyor. Hazırlanan bölümler daha sonra sahaya götürülerek bir araya getiriliyor.
Yani aslında mesele sadece binayı çelikten yapmak değil. Üretim yöntemini değiştirmek.
Bana göre konunun önemli tarafı da bu.
Çünkü fabrikada üretim yaptığınız zaman kaliteyi kontrol etmek kolaylaşıyor. Hava şartlarından daha az etkileniyorsunuz. Malzeme kayıplarını azaltabiliyor, işçiliği daha düzenli hale getirebiliyorsunuz. Saha hazırlığı devam ederken fabrikada üretim yapılabildiği için toplam inşaat süresinde de ciddi avantaj sağlanabiliyor.
Atıkların ayrıştırılması ve geri dönüşümü de fabrika ortamında doğal olarak daha kolay.
Müteahhit ve Yatırımcılara
Burada müteahhit ve yatırımcıların özellikle dikkat etmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Zaman.
Bir inşaatın birkaç ay erken tamamlanmasını yalnızca takvimde kazanılmış birkaç ay olarak görmemek gerekiyor. O birkaç ayın finansman maliyeti var, şantiye gideri var, çalışanı var, ekipmanı var, güvenliği var.
Hepsinden önemlisi, yatırımınızı daha erken kullanmaya veya satmaya başlıyorsunuz.
Bugün inşaat sektöründe bir başka ciddi sorun da nitelikli iş gücü. İyi usta bulmak kolay değil. Bulduğunuz ustayla her projede aynı kaliteyi yakalamak da kolay değil.
Fabrika üretiminin burada önemli bir avantajı var. Yapılan işi standarda bağlayabiliyorsunuz.
Sanayide yıllardır yaptığımız şey zaten bu.
Aynı parçayı yüz kere ürettiğinizde yüzünün de birbirine yakın kalitede çıkmasını istiyorsanız üretimi kişilerin el becerisine bırakmak yerine bir sistem kurarsınız.
İnşaat sektörünün de yavaş yavaş bu yöne gitmesi bana çok mantıklı geliyor.
Çeliği Değil, Yapıyı Satalım
Gelelim benim konuya çelik sektörü tarafından baktığım bölüme.
Türkiye önemli bir çelik üreticisi. Yıllardır dünyanın dört bir tarafına demir, profil, sac, boru ve birçok farklı çelik ürünü satıyoruz.
İyi de neden hep çeliği ton olarak satıyoruz?
Bence biraz da bunu sorgulamalıyız.
Bir ton profili gemiye yükleyip başka bir ülkeye göndermekle, aynı çeliği burada mühendislikle, tasarımla ve işçilikle birleştirip bir yapının parçası haline getirerek göndermek arasında ciddi bir fark var.
Sonuçta ikisinde de çelik satıyoruz ama ikincisinde çeliğin yanında Türkiye'deki mühendisliği ve işçiliği de satmış oluyoruz.
Asıl katma değer de burada oluşuyor.
Üstelik coğrafi olarak kötü bir yerde değiliz. Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Türki Cumhuriyetlere ulaşabilecek bir noktadayız.
Konut, otel, öğrenci yurdu, okul, hastane, ofis, işçi konaklama tesisleri...
Bunların önemli bir bölümünün modüler sistemlerle Türkiye'de üretilip başka ülkelerde kurulması mümkün.
Dolayısıyla Türk çelik sektörünün geleceğini sadece “Bu yıl kaç milyon ton ürettik, kaç milyon ton ihraç ettik?” rakamları üzerinden değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum.
Bazen tonajı artırmaktan daha kıymetli olan, aynı tonun değerini artırmaktır.
Bir de Kentsel Dönüşüm Var
Türkiye'nin önündeki en büyük meselelerden biri depreme dayanıklı olmayan yapı stokunun yenilenmesi.
Yıllardır kentsel dönüşümü konuşuyoruz. Deprem olduğunda konu doğal olarak yeniden gündemin ilk sırasına geliyor. Bir süre sonra gündem değişiyor ama dönüştürülmesi gereken binalar yerinde durmaya devam ediyor.
Önümüzde devasa bir iş var.
O zaman şunu da tartışmamız lazım:
Bu kadar büyük bir yapı stokunu sadece alıştığımız yöntemlerle dönüştürmek zorunda mıyız?
Her binayı ayrı bir şantiye haline getirip her defasında aynı işleri baştan yapmak yerine, bazı yapı elemanlarının fabrikalarda standart şekilde üretilmesi ve sahada montajının yapılması neden daha fazla konuşulmuyor?
Elbette her bina aynı değil. Arsa farklı, zemin farklı, mimari farklı, insanların beklentileri farklı. Modüler sistem bütün bunları ortadan kaldıracak sihirli bir çözüm de değil.
Zaten bütün binaların yarın çelikten veya modüler sistemle yapılacağını söylemek de gerçekçi olmaz.
Ama dünyada üretimin gittiği yön belli.
İnsan gücüne bağımlı üretim azalıyor, fabrikasyon ve otomasyon artıyor. İnşaat sektörünün bundan tamamen bağımsız kalacağını düşünmüyorum.
Belki bundan yirmi yıl sonra bugün gördüğümüz kalabalık ve aylarca, hatta yıllarca devam eden şantiyeler bize oldukça eski bir üretim yöntemi gibi gelecek.
Bunu zaman gösterecek.
Ama çelik sektörünün içinden gelen biri olarak şunu söyleyebilirim:
Türkiye'nin önünde sadece daha fazla çelik üretme fırsatı yok. Ürettiğimiz çeliği işleyerek, mühendislik ekleyerek ve mümkün olduğunca bitmiş ürüne dönüştürerek dünyaya satma fırsatı da var.
Modüler yapılar bunun yollarından sadece biri.
Bence müteahhitlerin, yatırımcıların ve çelik sanayicilerinin bu konuya biraz daha yakından bakmasında fayda var.
Şu anda mesele kaç ton çelik sattığımız değil, o bir ton çelikten ne kadar değer üretebildiğimiz.