CAN SIKINTISI

Tuncer Altunbulak

Metin Altınok, bir şiirinde çaresizliği ve yoksulluğu çok güzel anlatmış. Cevapsız sorunum boynu büküktür, hemen anlar yetim olduğunu. Şairin anlatmak istediği şeyi halk diliyle anlatan bu tür şiirleri çok beğeniyorum. Monologsuz şiirler... Herkesin bir derdi var, değirmencinin de su derdi var derler ya bugün çok sıkıntılı ve çok dertliyim. Siz okurlarıma içimi dökmek için bilgisayarın başına oturdum. Sıkıntılarımı sizlerle paylaşacağım. Yaşam, yalnız çalışmak ve para kazanmak değil, böyle olmuş olsaydı hepimiz çıldırırdık. Çalışmanın dışında iyi olmamızı sağlayan şeyler edebiyat, sanat gibi güzel şeyler de var. İyi olmamızı sağlayan ben derdimi sıkıntılarımı hep edebiyat yoluyla anlatırım. Sıkıntılı ve dertli olanlara spor yapmalarını, çalabilirseler enstürman çalmalarını, resim yapmalarını, yaşlıların halini hatrını sormalarını, onlarla sevgilerini paylaşmalarını öneririm çünkü yaşamın özü bu güzel davranışlardır. Can sıkıntısı insanı suç işlemeye hatta deliliğe ve ölüme götüren önemli şeylerin başında gelir. Bu sıkıntımdan dolayı bugün bir yerlere sığamıyorum. Yazı da yazmasam delirebilirim. Psikiyatrlar hastalarını sanata ve sosyal etkinliklere yönlendiriyorlar. Bence bu işin en iyi ilaçlarından biri de müzik dinlemektir. Tolstoy'u, Dostoyevski'yi, Sait faik'i ve tutunamayanlar romanının yazarı Oğuz Atay'ı edebiyata yönlendiren bu can sıkıntısıdır. Psikiyatrinin iyileştirici gücüne inanan, bu anlamda tedavi gören birisiyim. Doktorum iki uçlu duygu bozukluğu tanısı koymuştu. Bu hastalıktan tedavi gören milyonlarca insan var. Bu söylediklerimi bir kenara yazın bir gün size de lazım olursa kullanırsınız. İki gün önce Gebze Meydanı'nda bir bankta oturmuş iki yaşlı teyze bu konuyu konuşuyordular. Çok şeyler görmüş geçirmişler, eşleri ve çocukları ölmüş, kızları eşlerinden ayrılmış, bu tür sıkıntılarını birbirlerine anlatıyordular. Yaşlılarımız ve hastalarımızla ilgilenmeyen bir toplum olduk. Gebze aslında bir yaşlılar kenti. Bu insanların çoğu da başka illerden göçetmişler buraya,  çogu Gebze'de yaşamışlar. Yaşlıları eğlendirebilecek herhangi bir sosyal etkinlik olmadığı için hepsi sıkıntılı ve çoğunun yüzleri gülmüyor. Bu yüzden çoğu eskiye özlem duyuyorlar. Malesef bir de yoksulukları var... Çoğu günlerini Gebze Meydanı'nda güneşin altında bir simitle ve çayla geçindiriyorlar. İki gündür rüyamda sevgili annemi görüyorum. Yoksulluk ve çaresizlik yüzünden içine düştüğü büyük sıkıntılar şuan gözümün önünden geçiyor. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Garip birgün... İstediği bir yemeği yemediği gibi çok sevdiği bir elbiseyi de giyemedi. Ne sevebildi ne de kendini sevdirebildi. Elli yılını boşu boşuna Ardahan'ın bir dağ köyünde geçirdi. Böyle yazarak rahatlamaya çalışıyorum sevgili okurlar. Siz hiç okulda altı delik ayakkabılar, her yanı yamalı elbiseler ve solmuş bir okul gömleği giydiniz mi? Anneleriniz sizi bitledi mi? Hasta olduğunuzda sizi doktor yerine cinci hocalara götürdüler mi? Böyle yaşadım diye şikayet etmiyorum. 1960 Türkiye'sinde de bugünkü gibi bir avuç imtihazlık, azınlık vardı. O zamanda yine yoksullar sömürülüyor ve eziliyordu. Adaletsizlik, eşitsizlik her zaman vardır. Türkiye'de ve bize annem açlığımızda ve hastalığımızda devamlı şükür yaptırıyordu. Şair Özdemir Asaf "damla kendini tamamlayınca akar" diyor. Benim yazmam böyle işte. Ben hayatım boyunca bilmediğim şeyler yüzünden değil, daha çok bildiğimi sandığım ön yargılarım yüzünden sıkıntı çektim. Dün yazar Alev Alatlı'nın egitimle ilgili bir yazısını okudum. "Öğrenmek için resmi egitimin şart olduğu günlerde kaldı eğittim sistemi, iyimiş kötüymüş bunlarla vakit kaybetmeyin" demiş yani demek istemişki ...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.