Bu hafta sayısal veriler üzerinden gideceğiz.
Ben fen lisesinde okuduktan sonra üniversiteden mühendis olarak mezun oldum. Eğitim hayatım büyük ölçüde sayısal verileri değerlendirmekle geçti. Hayata bakış açımda, şirket yönetimimde ve olayları analiz etme biçimimde sayısal verilerin çok önemli bir yeri vardır.
Analizlerimde de kaydedip izlediğim verileri kullanırım. Yöneticilik hayatım boyunca yapılan her aktivitenin mümkün olduğunca raporlanmasını sağlamaya çalıştım. Özellikle trendleri takip etmeye büyük önem verdim. Çünkü doğru veriler, geleceğe dair en güçlü ipuçlarını verir.
Bunu neden anlatıyorum?
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışırken de yine verilere bakıyorum. Bu yazıda herhangi bir yorum yapmayacağım. Sadece kamuoyuyla paylaşılmış bazı verileri sizlerle paylaşacağım;
Türkiye, yaklaşık 74 milyar dolarlık tarımsal hasılasıyla Avrupa'da birinci, dünyada ise ilk yedi tarım üreticisi arasında yer alıyor. Önümüzdeki dönemde bu rakamın 80 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Tarım ve gıda sektörünün ihracatı son yıllarda önemli bir artış gösterirken, gıda enflasyonunda ise olumsuz bir tablo dikkat çekiyor. OECD ülkelerinde gıda enflasyonu ortalama %4 seviyesinde seyrederken, Türkiye'de bu oran yaklaşık %34,5 düzeyinde bulunuyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye'deki gıda enflasyonu OECD ortalamasının yaklaşık 8,5 katı seviyesinde gerçekleşiyor.
Türkiye'de 200'ün üzerinde üniversite ve yaklaşık 7 milyon yükseköğretim öğrencisi bulunuyor. Nicelik açısından önemli bir büyüme yaşanmasına rağmen, bilimsel ve teknolojik çıktılar aynı hızda artmıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde 20-29 yaş aralığındaki her 1000 gençten yaklaşık 22'si fen ve mühendislik alanlarında eğitim alırken, Türkiye'de bu sayı yaklaşık 13 kişi seviyesinde kalıyor. Üniversite sayısındaki artışın; patent, bilimsel yayın, yüksek teknoloji üretimi ve nitelikli mühendis yetiştirme kapasitesiyle desteklenmesi büyük önem taşıyor.
Türkiye, bilimsel yayın sayısını artırsa da yayın kalitesinde aynı başarıyı gösteremiyor. Yüksek etki değerine sahip Q1 kategorisindeki yayın oranı %29,3 ile dünya ortalaması olan %46,6'nın oldukça gerisinde kalıyor. Buna karşılık, en düşük etki grubunu temsil eden Q4 kategorisindeki yayın oranımız %19,3 seviyesinde olup, yaklaşık %10 olan dünya ortalamasının iki katına yaklaşıyor. Bu tablo, bilimsel üretimde nicelik artışının kaliteye aynı ölçüde yansımadığını gösteriyor.
Hamilton Endeksi verilerine göre, Türkiye'nin imalat sanayisindeki yüksek teknoloji payı %5,14 seviyesinde bulunuyor. Dünya ortalaması ise %24,73 düzeyinde. Bu da Türkiye'nin yüksek teknoloji üretim payının dünya ortalamasının yalnızca yaklaşık beşte biri seviyesinde kaldığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle, dünya ortalaması Türkiye'nin yaklaşık 4,8 katı düzeyinde. Veriler, teknoloji yoğun üretim ve katma değerli sanayi alanında hâlâ önemli bir mesafemiz olduğunu ortaya koyuyor.
Yapılan farklı araştırmalar, Türkiye'de gençlerin önemli bir bölümünün geleceğini yurt dışında aradığını gösteriyor. 2023-2024 dönemindeki araştırmalarda, gençler arasında "imkân olsa başka bir ülkede yaşamak isterim" diyenlerin oranı yaş grubu ve araştırmaya göre %56 ile %63 arasında değişiyor. Bu da yaklaşık her 10 gençten 6'sının, uygun koşullar oluşması halinde başka bir ülkede yaşamayı düşündüğünü ortaya koyuyor.
Şimdi başka bir bilgi vereceğim;
Çin, özellikle 2020 yılından itibaren bilimsel araştırmaların değerlendirilmesinde köklü reformlara gitti. Daha önce araştırmacılar büyük ölçüde yayın sayısına göre değerlendirilirken, yeni sistemle birlikte yalnızca makale sayısını esas alan yaklaşım terk edilmeye başlandı. Bugün Çin, araştırmacıları; yayınların sayısından çok bilimsel etkisi, yenilik düzeyi, toplumsal katkısı ve niteliği üzerinden değerlendirmeyi hedefleyen özel mekanizmalar uyguluyor. Böylece nicelikten çok kaliteye odaklanan bir araştırma ekosistemi oluşturmayı amaçlıyor. (mpiwg-berlin.mpg.de)
Şimdi fotoğraf bu, herkes yorumunu şuna göre yapsın, bilim üretemeyen bir sistem gelecekte her hangi bir konuda nasıl başarılı olur?