Bir ülkenin ne kadar geliştiğini anlamak için yollarına, binalarına ya da rakamlarına bakmak yeterli değildir.
Asıl soru şudur: O ülke bilgi üretebiliyor mu?
Çünkü bilgiye erişmek ile bilgi üretmek arasında derin bir fark vardır.
İlki takip etmeyi, ikincisi yön vermeyi gerektirir.
Bir önceki yazıda köyden kente uzanan kırılmayı ele almıştık.
Bu kez o kırılmanın başka bir boyutuna bakmak gerekiyor: düşünme biçimine.
Çünkü bir toplum nasıl yaşıyorsa, öyle düşünmez.
Nasıl düşünüyorsa, öyle yaşar.
*
Türkiye’nin modernleşme sürecinde en kritik adımlardan biri, yükseköğretimin yeniden kurgulanmasıydı.
Osmanlı’dan devralınan Darülfünun, bir eğitim kurumu olarak vardı;
ancak çağın gerektirdiği anlamda bir araştırma merkezi değildi.
Bu nedenle yapılan dönüşüm, yalnızca bir isim değişikliği değil;
bir zihniyet değişikliği hedefliyordu.
Amaç, bilgi aktaran bir yapıdan, bilgi üreten bir yapıya geçmekti.
*
Burada kritik bir ayrım var:
Eğitim ile araştırma aynı şey değildir.
Eğitim, var olan bilgiyi öğretir.
Araştırma ise henüz bilinmeyeni arar.
Bir ülke sadece eğitimle ilerleyebilir mi?
Evet, ama ancak belirli bir noktaya kadar.
Çünkü başkalarının ürettiği bilgiyle ilerleyen toplumlar,
her zaman bir adım geriden gelir.
*
Peki Türkiye bu dönüşümü sürdürebilseydi ne olurdu?
Belki de bugün üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değil,
yeni fikirlerin üretildiği alanlar olurdu.
Akademik hayat, bir kariyer basamağı değil,
bir merak ve keşif alanı haline gelebilirdi.
Bilim, yalnızca belirli çevrelerin ilgilendiği bir alan değil,
toplumun genel düşünme biçimini etkileyen bir güç olurdu.
*
Ama burada da aynı sorunla karşılaşıyoruz:
Süreklilik.
Bir dönemde atılan adımlar, başka bir dönemde aynı kararlılıkla sürdürülemiyor.
Üniversiteler genişliyor, sayıları artıyor,
ama bu büyüme her zaman nitelikli bir derinliğe dönüşemiyor.
Araştırma, çoğu zaman sistemin merkezinde değil, kenarında kalıyor.
*
Bilim üretmek, yalnızca laboratuvar kurmakla olmaz.
Bu, bir kültür meselesidir.
Soru sormaya izin veren bir ortam gerekir.
Yanılmayı doğal karşılayan bir anlayış gerekir.
Merakın cezalandırılmadığı, teşvik edildiği bir iklim gerekir.
Ve belki de en önemlisi,
bilginin gerçekten değerli olduğu bir toplumsal kabul gerekir.
*
Bugün dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Ama bilgi üretmek hâlâ zor.
Çünkü üretmek, sadece teknik imkân değil;
aynı zamanda zihinsel bir özgürlük gerektirir.
*
Eğer bu dönüşüm kesintiye uğramasaydı,
belki de bugün Türkiye sadece teknoloji kullanan değil,
teknoloji geliştiren bir ülke olabilirdi.
Sadece başkalarının ürettiğini takip eden değil,
kendi yolunu çizen bir konumda olabilirdi.
Ve bu yalnızca ekonomiyle ilgili bir mesele değil.
Bilim üreten bir toplum,
aynı zamanda eleştirel düşünebilen bir toplumdur.
Sorgulayabilen, tartışabilen, farklı fikirlere alan açabilen…
Yani bilim, yalnızca laboratuvarda değil,
gündelik hayatın içinde de kendini gösterir.
*
Belki de bu yüzden mesele yalnızca üniversiteler değil.
Mesele, düşünceye nasıl baktığımız.
Bilgiye ulaşmayı yeterli mi görüyoruz,
yoksa onu yeniden üretmeyi bir sorumluluk olarak mı kabul ediyoruz?
*
Bugün hâlâ şu sorunun etrafında dolaşıyoruz:
Bir ülke gerçekten ilerlemek istiyorsa,
başkalarının ürettiği bilgiyle ne kadar yol alabilir?
*
Belki de cevap başından beri aynı:
Bir yere kadar.
Sonrası, kendi sorularını sorabilme cesaretine bağlı.
*
Bir sonraki yazıda bu sorunun başka bir boyutuna geçeceğiz:
Dil.
Çünkü bir toplumun nasıl düşündüğü,
çoğu zaman nasıl konuştuğuyla ilgilidir.