BİR ÜLKE TASARIMI 1: Ne Kurulmak İstenmişti?

Dilek ALP

Bu yazı, tek başına okunacak bir metin değil.
Bir sorunun peşine düşen bir yazı dizisinin ilk adımı.

Ve daha baştan açık söylemek gerekir:
Bu seri bir “keşke”ler toplamı olmayacak.
Ne nostaljik bir ağıt, ne de geçmişi idealize eden bir hatırlama çabası…

Bu yazı dizisi, daha zor bir sorunun etrafında dolaşacak:
Elimizde bir zamanlar bütünlüklü bir ülke fikri varken, biz o fikri neden sürdüremedik?

Yazıların sonunda varmak istediğim yer de baştan belli:
Sorunun cevabını geçmişte değil, bugünün içinde aramak.
Yani meseleyi “ne yapılamadı”dan çıkarıp,
“neden devam ettirilemedi” sorusuna getirmek.

*

Cumhuriyet, çoğu zaman sandığımız gibi yalnızca bir rejim değişikliği değildi.
O, başlı başına bir ülke tasarımıydı.

Bugün dönüp baktığımızda sıkça şu cümleyi kuruyoruz:
“Bazı şeyler yarım kaldı.”
Peki neydi yarım kalan? Reformlar mı, kurumlar mı, yoksa o reformların taşıyıcısı olması beklenen toplum mu?

Bu sorunun cevabı için önce şunu anlamak gerekiyor:
Kurulmak istenen şey yalnızca yeni bir devlet değil, yeni bir insan tipiydi.

*

Bu yeni insan; bilgiyi ezberleyen değil sorgulayan,
itaat eden değil düşünen,
aidiyetini korkuyla değil bilinçle kuran bir yurttaş olarak tasarlanmıştı.

Eğitimden dile, hukuktan gündelik yaşama kadar yapılan her değişiklik,
aslında bu insanı mümkün kılmak içindi.

Bu yüzden yapılanlar birbirinden bağımsız değildi.
Harf devrimi, sadece alfabenin değişmesi değildi; düşünceye erişimin hızlanmasıydı.
Üniversite reformu, sadece bir kurum düzenlemesi değildi; bilginin otoriteden bağımsızlaşmasıydı.
Kültür politikaları, sadece sanat üretimi değil; bir toplumun kendini yeniden anlatma biçimiydi.

Yani ortada tek tek “yenilikler” değil, birbirine bağlı bir bütün vardı.

*

Ama tam da burada kritik bir kırılma başlıyor.

Çünkü bir ülke tasarımı, yalnızca onu kuran iradeyle değil,
onu sürdüren süreklilikle ayakta kalır.

Ve Türkiye’nin hikâyesi biraz da burada düğümleniyor:

Süreklilik.

Her kuşakta yeniden başlanan,
her dönemde yön değiştiren,
her seferinde başka bir önceliğe savrulan bir modernleşme hikâyesi…

Bir adım ileri, iki adım tereddüt.
Bir kurum kurma, sonra onu yalnız bırakma.

Bu yüzden mesele yalnızca “hangi reformlar tamamlanamadı?” sorusu değil.
Daha derin olan şu:

Bir ülke fikri neden sürdürülemedi?

*

Bugün şehirlerimize baktığımızda bu sorunun izlerini görmek mümkün.

Kütüphaneler var ama dolu değil.
Okullar var ama aynı hedefe bakmıyor.
Kamusal alanlar var ama ortak bir kültür üretmiyor.

Yani fiziksel olarak kurduğumuz pek çok şey,
zihinsel olarak tamamlanamamış durumda.

*

Bu yazı dizisi boyunca şu ihtimalleri birlikte düşüneceğiz:

Devam etseydi nasıl bir eğitim sistemi olurdu?
Köyden kente göç bu kadar sert yaşanır mıydı?
Bilim, kültür ve üretim aynı çizgide ilerleyebilir miydi?
Ve en önemlisi…

Biz bugün başka bir Türkiye’de yaşıyor olabilir miydik?

*

Ama bütün bu soruların sonunda dönüp dolaşıp geleceğimiz yer değişmeyecek:

Belki de mesele, geçmişte yarım kalan projeler değil;
o projeleri geleceğe taşıyacak ortak iradenin zayıflamasıydı.

Ve bu yüzden bu serinin finalinde soracağım soru şimdiden burada duruyor:

Tamamlanamayan bir Cumhuriyet’te mi yaşıyoruz,
yoksa tamamlamayı sürdüremeyen bir toplumda mı?