Bir televizyon söyleşisinin değeri, çoğu zaman konuşulan konuların derinliğiyle ölçülür. Başkent TV de Günce Programı ise bu anlamda yalnızca gündemi takip eden değil, gündemi düşünmeye açan bir yayın çizgisi sunuyor. Programın yapımcısı Duygu Çallı Yıldız ile gerçekleştirdiğimiz “EKMEK SOHBETLERİ” adlı söyleşi de tam olarak bu çerçevede ilerledi; üçüncüsünü gerçekleştirdiğimiz bu değerli sohbet serisi yüzeyde kalan konulardan ziyade, meseleleri katmanlarıyla ele alan, karşılıklı bir düşünme alanı oluşturan bir diyaloga dönüştü.
Sohbetin başlangıcında yöneltilen temel soru, aslında tüm konuşmanın yönünü belirledi bana göre;
“Ekmek gerçekten sadece bir gıda mı?” sorusuna verdiğim yanıt, meseleyi daha geniş bir perspektife taşıdı. Evet, “Ekmek, yalnızca bir gıda değil; aynı zamanda bir medeniyetin kaydıdır.”
Bu noktadan itibaren konuşma, klasik bir soru-cevap akışının ötesine geçerek, ekmeğin tarihsel, kültürel ve toplumsal boyutlarını ele alan bir çerçeveye oturdu. Ekmek; tarımın başlamasından yerleşik hayata geçişe, inanç sistemlerinden gündelik alışkanlıklara kadar uzanan geniş bir anlam dünyasını içinde barındırıyor. Bir ekmeğe bakıldığında yalnızca içeriği değil; ait olduğu coğrafya, iklim koşulları ve o toplumun üretim kültürü de okunabiliyor. Bu yönüyle ekmek, aynı zamanda zamanın ve emeğin somut bir karşılığı olarak karşımıza çıkıyor.
Söyleşinin ilerleyen bölümünde konu, yakın zamanda yazım çalışmasını tamamladığımız Başkent Üniversitesi yayını olan Ekmek Atlası kitabına geldi. Sayın Çallı Yıldız’ın “Bu çalışmanın çıkış noktası nedir?” sorusu üzerine, kitabın uzun yıllara yayılan bir gözlem ve birikimin sonucu olduğunu ifade ettim. Farklı coğrafyalarda karşılaşılan ekmek çeşitlerinin yalnızca birer ürün değil, aynı zamanda birer hikâye taşıdığı; ancak bu hikâyelerin giderek kaybolma riskiyle karşı karşıya olduğu gerçeği, bu çalışmanın temel motivasyonunu oluşturuyor.
Bu bağlamda “Ekmek Atlası”nın bir ekmek reçete kitabı olmanın ötesinde; bir kültür haritası ve aynı zamanda bir arşiv niteliği taşıdığını vurgulamak gerekir. Ayrıca kitabın kolektif bir emeğin ürünü olduğunu ve bu süreçte bizlere destekleriyle katkı sunan, üniversitemizin kurucusu sayın Prof. Dr. Mehmet Haberal’a teşekkürlerimizi ifade etmenin onurunu özellikle belirtmek isterim.
Sohbetin devamında Sayın Çallı Yıldız’ın yönelttiği sorular, konuyu daha teknik ve akademik bir zemine taşıdı. Yeni kitap projeleri kapsamında, ekmeğin yalnızca kültürel yönünün değil; teknik yapısının, fermantasyon süreçlerinin ve yerel üretim biçimlerinin de ele alındığını paylaştım. Bu çalışmalar, özellikle Anadolu’nun zengin ekmek mirasını daha sistematik bir şekilde kayıt altına almayı hedefliyor.
Eğitim boyutu da söyleşinin önemli başlıklarından birini oluşturdu. Üniversitede yürütülen derslerin yalnızca uygulamaya değil; bilimsel bilgiye, teknik yeterliliğe ve kültürel farkındalığa dayalı olarak kurgulandığını ifade ettim. Öğrencilerin sürece olan ilgisinin artması, ekmekçiliğin günümüzde çok disiplinli bir alan olarak yeniden konumlandığını gösteriyor.
Son yıllarda artizan ekmek ve ekşi maya konusundaki ilginin değerlendirilmesi de gündeme geldi. Bu ilginin geçici bir eğilimden ziyade, daha doğal ve nitelikli üretim süreçlerine yönelik bir yönelimi ifade ettiğini belirtmek gerekir. Bu durum, tüketici bilincinin geliştiğine işaret eden önemli bir göstergedir.
Uluslararası ölçekte ise UNESCO ile yürütülen çalışmalarımız, ekmeğin somut olmayan kültürel miras kapsamında korunmasına yönelik önemli bir çaba ortaya koyuyor. Geleneksel üretim tekniklerinin kayıt altına alınması ve gelecek kuşaklara aktarılması, bu sürecin temel hedefleri arasında yer alıyor.
Söyleşinin bir diğer başlığı, Mayıs ayında gerçekleştirilecek olan Ekmek Sanatları Sergisi oldu. Bu yıl dördüncüsü düzenlenecek olan bu benzersiz serginin, yalnızca bir sunum alanı değil; aynı zamanda ekmek üzerinden çok katmanlı bir öğrenme deneyimi sunduğunu ifade etmek gerekir. Farklı üretim teknikleri, özgün reçeteler ve yaratıcı uygulamalarla zenginleşen bu yapı, ekmeğe dair farkındalığı artırmayı amaçlıyor.
Türkiye’de ekmekle kurulan ilişkinin dönüşümü de dikkat çekici bir diğer unsur. Günümüzde tüketicinin üretim süreçlerine daha fazla odaklandığı ve daha bilinçli tercihler yaptığı görülüyor. Bu bağlamda “ekmek zararlı mı?” sorusunun tek başına anlamlı bir karşılığı olmadığını; asıl belirleyici olanın üretim yöntemi ve kullanılan teknikler olduğunu vurgulamak gerekir. Benzer şekilde, ekmek kalitesine ilişkin tartışmaların da üretim süreçlerinden bağımsız ele alınamayacağı açıktır. Hızlı üretim tekniklerinin yaygınlaşması, ekmeğin hem yapısal hem de duyusal özelliklerini etkilemektedir. Buna karşılık, uzun fermantasyon süreçleriyle üretilen ekmeklerin daha dengeli ve nitelikli bir yapı sunduğu bilinmektedir.
Söyleşinin son bölümünde ele alınan “ekmekçilik bir sanat mıdır?” sorusu ise bu alanın doğasını özetler nitelikteydi. Ekmekçilik; teknik bilgi ile sezgisel yaklaşımın, disiplin ile yaratıcılığın bir araya geldiği çok katmanlı bir üretim alanıdır. Bu yönüyle yalnızca bir zanaat değil, aynı zamanda bir yorumlama biçimi olarak da değerlendirilebilir.
Bu yazıya eşlik edecek canlı yayın kayıtları ise Günce ekranında gerçekleşen bu karşılıklı diyaloğu doğrudan izleme imkânı sunacaktır. Böylece ele alınan konular, yalnızca metin üzerinden değil, görsel ve işitsel bir deneyimle de tamamlanacaktır.
Özetlemek gerekirse; ekmek yalnızca bir besin unsuru değil, tarihsel ve kültürel sürekliliğin önemli bir taşıyıcısıdır. Ona ilişkin bakış açımız ise, üretimden tüketime kadar uzanan geniş bir yaşam pratiğini yansıtmalıdır. Bu değerli canlı yayın sohbeti ve tüm yayın hazırlıkları için tüm Günce Programı ekibine, Sayın Duygu Çallı Yıldız ve Sayın Sertaç Darcan’a sonsuz teşekkürlerimi sunmak isterim.
#BaşkentTV #Günce #DuyguÇallı #EkmekAtlası #DilekAlp #Ekmek #ArtizanEkmek #Ekmekçilik #UNESCO #SomutOlmayanKültürelMiras #BaşkentÜniversitesi #MehmetHaberal