“Başkalarının dertleriyle dertlenmek” ya da “başkaları için yaşamak”, daha da ileri gidip “başkaları için ölmek” gibi laflar edilir ya. Ama özünde kimse kimse için ne ölür ne yaşar ne de aşırı derecede dertlenir. Herkes kendisi için yaşar. Ama insanlaşmış, bilinçleri yükselmiş, duyarlı kimi insanlar başkalarının dertleriyle dertlenir. Olması gereken, çok güzel davranışlardır bunlar.
Dostoyevski, “Bir toplumda herkes herkesten sorumludur.” der. J. J. Rousseau da Toplum Sözleşmesi isimli eserinde tam da bu sözü söylemeye çalışır. Çünkü bu söz, milyonlarca insanın birlikte, huzur içinde ve mutluluk içinde yaşamasının temel kuralıdır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” demiş. Bu sözün altında yatan çok temel düşünceler, toplumsal kurallar vardır. Başta iyi insan olmanın, insanları sevmenin, önemsemenin temel kurallarından biri de budur.
“Ülkemizde bu sözün karşılığı var mıdır?” derseniz, vardır elbette. Ama istenilen düzeyde değildir. İstenilen düzeyde olmuş olsa zaten bugün sorun ettiğimiz sorunların hiçbirisi var olmayacaktır.
Bundan birkaç ay önce Türkiye’de en fazla vergi verenler açıklandı. Onlarca fabrikası olan, Türkiye’nin en iyi yerlerinde arsaları, evleri olan insanlar öyle az vergi veriyorlar ki Türkiye, dünyada en çok trilyoner çıkaran ülkeler listesine girdi. Demek ki Türkiye’nin varlıklı kesimleri ülkenin yoksullarıyla ilgilenmiyorlar, yoksulluğu dert bile etmiyorlar. Bu varlıklı insanlar böyle yaparak ülkenin önemli sorunlarının bitmesini de istemiyorlar. Ülkemizdeki bütün bu yakıcı sorunlar işte bu sözünü ettiğim toplumsal dengesizlikten kaynaklanıyor.
Çok varlıklı bir İngiliz aileden gelmesine ve Harvard gibi bir iki üniversite bitirmesine rağmen, babasının fabrikalarının birine patron olmak varken bu adam tam tersini yapar. Bir maden ocağında işçi olarak çalışmaya başlar. Bununla da yetinmez, Sivil Özgürlükler Birliği’ne üye olur. Bir süre sonra çalıştığı iş yerinde nahoş bir hadiseye müdahale ettiği için mahkemelik olur.
Kimliğini okuyan mahkeme başkanı ona neden böyle bir yaşam biçimini seçtiğini sorar. O da şöyle cevap verir:
“Ben de bu ülkenin bir insanıyım. Sıradan olan insanlardan hiçbir farkım yok. Ben bedavadan değil, çalışarak, emek vererek, ter dökerek kazandığım parayı yemek isterim. Ülkemin yoksul, fakir insanlarının dertleriyle, sorunlarıyla dertlenmek bir insan olarak bana ömür vermektedir. Onlarla birlikte ağlamak, gülmek beni en fazla mutlu eden duygulardandır.”
Sevgili okurlar, bu adam mahkemede İsa Peygamber’in çarmıha gerilmeden önce bir dağda verdiği vaazdan çok etkilendiğini de söyler.
Sevgili dostlar, herkesin herkesten mutlaka öğrenebileceği şeyler vardır. Ben paylaşmayı, ülkemin üretimine katkı yapmayı seneler önce İzmir’in Gültepe semtinde, gecekondularda öğrendim.
Şiddetli bir yağmur, onlarca gecekonduyu oturulamayacak hâle getirmişti. Gönüllü insanlar bu evlerin onarma işini üstlenmişlerdi. Ben de bir katkım olsun diye görev vermelerini istemiştim. Bana, tıkanmış olan kanalizasyon borularının tamir edilmesi ve onları çalışır hâle getirme görevi vermişlerdi.
Leş yiyicilerle ve farelerle uğraşmak hiç kolay değildi ama insanlara faydalı bir iş yapmam, ne farelere ne şuna ne buna gücenmeme neden oluyordu. Çünkü başkalarının dertleriyle dertlenmek gerçekten bana harika bir mutluluk veriyordu.
İyi bir insan olduğumu, evlerini tamir etmeye çalıştığım insanlar bizzat söylemişlerdi. Mahalleli çalışanlara müthiş bir sevgi gösteriyordu. Yiyecek ihtiyaçları mahalleli tarafından ortak karşılanıyordu.
Halkçı olmak, halkı sevmek, vatansever olmak boş laflarla olmaz. Bunu, bu sözü söyleyen herkesin pratikte halk için uğraşarak göstermesi de gerekir. Halk, insanları söyledikleri boş sözlerle değil, gösterdikleri pratik işlerle değerlendirir.
Dostoyevski’nin roman kahramanlarından biri, insanları karşısına alıp konuşup ikna edeceğini, kendisini destekleyeceklerini ve onları arkasından sürükleyeceklerini ve ülkenin kötü giden sorunlarını değiştireceğini düşünür. Güzel düşünceler olmasına rağmen hayalperest ve sürrealist düşüncelerdir bunlar.
Bir toplumun size inanması için sizi iş başında görmesi gerekir. Kimi siyasi partilerimizin toplumla iletişim kuramamasının en önemli sebeplerinden birisi sadece konuşmak, vaat etmek. Oysa toplum, insanların fikirlerini, düşüncelerini kabul etmesi için verilen sözlerin yerine getirilmesini ister. Hiçbir toplum yalana, dolana, palavraya inanmaz.
Ben bu gerçekliği sözünü ettiğim gecekondu bölgesinde görmüştüm.
Toplumu anlamak çok zordur. Hepimiz bir mekân ve zaman içinde doğuyoruz. Bir süre sonra ne o mekâna ne de o zamana sığıyoruz. Yeni yeni mekânlar ve yeni yeni zamanlar istiyoruz. Daha çoğunu ve daha iyisini yaşamak… İşte bunun adına var oluşun büyük mücadelesi deniyor.
Başkalarının dertleriyle dertlenmek elbette ki onlarla ağlamak, sızlamak değildir. Yapacağımız öyle çok şey var ki… Trende, otobüste, vapurda, yani kamuya açık her yerde yaşlılara, kadınlara, özellikle de bebekleri olan kadınlara, hastalara yer vermek; onlarla ilgilenmek, onların dertleriyle dertlenmek anlamına gelir. Bunu insan olarak zaten herkesin yapması gerekir.
Yaşlılarımızın, hastalarımızın gönüllerini alarak onların en temel dertleriyle ilgilenmiş oluruz. Bu konuda gerçekten çok duyarsız durumdayız. Kimse kimseyi dinlemiyor, saygı göstermiyor.