Dünya tarihi, imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etmiştir; ancak hiçbir dönemde, "demokrasi" ve "insan hakları" maskesi bu denli kanlı bir makyaja dönüşmemişti. Bugün Ortadoğu’da tanık olduğumuz tablo, yalnızca yerel bir çatışma değil; ABD merkezli emperyalist sistemin, uluslararası hukukun yok sayarak bir "kuralsızlık savaşı"dır. İran üzerinden tırmandırılan gerilim, bu karanlık senaryonun en taze ve en tehlikeli perdesidir.
Uluslararası hukuk, İkinci Dünya Savaşı sonrası devletlerin birbirlerinin egemenliğine saygı duyması üzerine inşa edilmişti. Ancak bugün Washington yönetimi için hukuk, yalnızca işine geldiğinde başvurduğu bir sözlükten ibaret. Kendi sınırlarından binlerce kilometre ötede, "ulusal güvenlik" bahanesiyle suikastlar düzenlemek, ambargolarla halkları açlığa mahkûm etmek ve egemen bir devlete saldırı planları yapmak, modern literatürde "strateji" değil, tam anlamıyla bir haydutluktur.
Emperyalizm, Ortadoğu’yu hiçbir zaman bir medeniyet havzası olarak görmedi. Onlar için bu coğrafya; bir enerji koridoru, bir silah pazarı ve küresel hegemonya için feda edilebilir bir satranç tahtasıdır. Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Libya’ya kadar uzanan o meşhur "istikrar" vaatlerinin geriye sadece yıkık kentler ve parçalanmış hayatlar bıraktığını görmek için siyaset bilimci olmaya gerek yok.
Peki, bu kuşatılmışlık içinde pusula neresidir? Cevap, bir asır önce Anadolu bozkırında "Ya istiklal ya ölüm" diyerek ayağa kalkan iradede gizlidir. Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizmin en azgın olduğu dönemde, sadece askeri bir deha değil, aynı zamanda anti-emperyalist bir doktrin inşa etmiştir.
Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı, sadece bayrağın dalgalanması değildir. O;
Ekonomik bağımsızlıktır: Dış borçla prangalanmamaktır.
Adli bağımsızlıktır: Kendi yasalarının üstünde hiçbir güç tanımamaktır.
Siyasi bağımsızlıktır: Kararlarını Washington’dan ya da Brüksel’den gelen telefonlara göre değil, milletin menfaatine göre almaktır.
Bugün bölge ülkeleri, emperyalizmin "parçala ve yönet" taktiğine karşı Atatürk’ün bölge merkezli dış politika vizyonuna dönmek zorundadır. Sadabat Paktı’ndan Balkan Antantı’na uzanan o büyük vizyon, komşusuyla kavgalı değil, komşusuyla el ele vererek dış müdahaleyi reddeden bir Türkiye’nin temeliydi.
İran’a yönelik saldırganlık, aslında tüm bölgeye yönelik bir tehdittir. Hedef yalnızca Tahran değil, tüm bölgenin iradesidir. Emperyalizmin postalları altında ezilen bir hukuk düzeninde, hiçbir başkent güvende değildir.
Mustafa Kemal’in çocukları için "tarafsızlık" bir seçenek değil, "tam bağımsızlık" bir zorunluluktur. Türkiye, tarihsel mirası gereği bu haydutluğa karşı mazlum milletlerin sesi olmak, bölge ülkelerini ortak bir akılda buluşturmak ve emperyalizmin kanlı projelerine set çekmekle mükelleftir.
Unutulmamalıdır ki; emperyalizm kağıttan bir kaplandır, ancak ona karşı duracak olan şey, parçalanmış mezhepler veya etnik kimlikler değil; ulusal onuruna sahip çıkan, tam bağımsızlık karakterine bürünmüş bir halk iradesidir.