12 Eylül 1980 darbesinin ülkemize yaptığı en büyük kötülük, düşünmeyen, konuşmayan, üretmeyen, analiz etmeyen, hazırlop fikirleri olduğu gibi kabul eden insan prototipleri ortaya çıkarmasıydı. Artık hayatını, kimliğini, görüşlerini, oturup kalkmasını medya aracılığıyla edinen, televizyonda gördüğü kahramanların dünyasından yansıyanlarla edinen yepyeni bir kuşak ortaya çıktı. Ve, maalesef bu kuşak kayıp kuşak olarak tarihteki yerini aldı..
SADECE BİZE HAS DEĞİL
Yazar Nedim Odabaş, Milli Gazete’de 30 Mayıs 2019 tarih, “Kayıp kuşak” adlı yorumunda ülkemizdeki kayıp kuşağı böyle tanımlamış. Dünyada özellikle savaştan çıkan ülkelerde yaşananlardan sebep çeşitli kuşaklar, “Kayıp Kuşak” tanımlamasına maruz kalmış. Herkesin “Kayıp kuşak” yorumu farklı ve Odabaş’ınki de yukarıdaki gibi. Ancak darbe öncesi ve sonrası TRT yayıncılığına da bir örnek üzerinden değinmek lazım.
KAYDA DEĞER DEĞİŞİMLER
Örneğin her ikisi de Amerikan yapımı olsa dahi “Küçük Ev” gibi sevgi temalı aile dizilerinin yerini ansızın “Dallas”, “Flamingo Yolu” gibi entrika içerikli dizeler edinmiştir. Sempatik “Evet Hayır” yarışmalarının yerini devasa ödüllü yarışmalar almıştır. 1968 ve 1978 gibi çok aktif iki kuşağın ardından türeyen kayıp kuşağa dair Hikmet Koçoğlu’nun yorumu ise şöyle:
“Bu işi daha çocuksu duygularla, devrimcileri ve sosyalistleri daha bir tanımakla, okumakla daha heyecan duyuyorsun ama diğer taraftan da baskılı bir ortam var.
SORGULAMAYI İLK ALİ
ÖĞRETMENDEN ÖĞRENMİŞTİK
Ortaokul yıllarımızda öğretmenlerimizin milliyetçisi de, solcusu da çok iyiydi. Solcu öğretmenlere farklı yaklaşırdık, ayrı mesele. Benim matematikçi olmam, matematiği sevmem Maraş kökenli olduğunu bildiğimiz Ali hocamızdan sebepti. Üniversiteye gittiğimizde, İzmit’e tayini çıkmıştı. Sorduğumda, işkencede öldüğünü öğrendim. Çok büyük travma yaşamıştım. Çünkü sorgulamayı ilk Ali abimiz, Ali öğretmenimiz ve etrafındakilerden edindim.
‘Siz okumalısınız. Kendinizi geliştirmelisiniz. Çünkü oradaki insanlar zar zor geçinen insanlardır. Tesadüf bir iki ailenin çocuğunun durumu iyidir. Belki onlardan biriydim ama çoğunun durumu belli konumlarda geçer.’
Nereye kadar giderdik, bilmiyorum. Yer yer bu kırılmaları çok yaşadım. Ailelerimiz 12 Eylül’den sonra bizi frenledi. Kayıp kuşak dediğimiz noktaya gelirsek, kayıp kuşak orada.”
Mustafa Kemal dünyanın devrimcisiydi
Anadolu’nun hümanizm, tasavvuf gibi kendi içinden gelen değerlerinin çok devrimsel değerler olduğunu kaydeden Koçoğlu, Hacı Bektaş’ı, iki bölümde Mevlana’yı anlamak zorundasınız. Ama biz kalktık o dönem şunu yaptık: Bu yozlaşmadır” diyerek özeleştiride bulundu: “Mevlana’nın Şems ile olan ilişkisini farklı yorumlamaya kalkıştılar. Çok anlamsızdı. Şems’e gelince, dünya tarihine geçecek sözler söylemiş. Hümanizm ve tasavvuf anlamında devrimsel şeyler söylemiş.
Yine o döneme dair; Mustafa Kemal’i iyi anlayamadık, dünyanın devrimcisi bir adamdı. Fidel Castro bile, ‘Dünyada devrimi konuşacaksanız önce Mustafa Kemal’i incelemelisiniz, okuyup anlamalısınız’ diyorsa, Atatürk tüm mazlum milletlere örnek olmuşsa anlamak zorundayız. Orada eksikliğimiz vardı.”
Oysa ki Che’nin sevgilisi vardı
2017 yılında hayatını kaybeden ve üzerinde çok etkisi olan Atilla Özer ile siyaset üzerine çok konuştuğunu kaydeden Hikmet Koçoğlu, “Bu cümleler haksızlık mı olur, bilmiyorum. Sola bir eleştirim mi olur, onu da bilmiyorum. Haddimde değil ama gördüğüm, yaşadığım bir somut gerçeği anlatacağım” deyip şöyle devam etti:
BACIMIZ AMA BİRİNİ
SEVİP ÂŞIK OLABİLİRİZ
“Bizleri, çok sık kalıplarla büyüttüler. Solcusun ve sevgilin olmazmış. Oysa ki Che Guevara’nın sevgilisi, at arabasında hep şarabı vardı. Müziğini dinlerdi. Bize bu özellikleri biraz katı gösterdiler. Haddim olmayarak, yozlaşma mı deyim. Biraz kalıpları kendi bünyesinden çıkartıp farklı bir noktaya mı getireyim. Böyle bir solcu gençlik yapısı. Bacımız elbette hepsi bacımız ama sevebiliriz. Birine aşık olabiliriz. Bunlar hep yasaklı, sakıncalıydı.
ÂŞIK OLDUĞU KIZ
HAYATINI ALTÜST ETTİ
Atilla’nın belki başka yaşadığı sıkıntıları da vardı. Üniversiteye gittikten sonra bir kıza âşık oldu. O bütün hayatını alt üst etti. Şizofrenik davranışlar başladı, öyle değil ama anlatabilmek için o örneği verdim. Ve ondan sonra toparlayamadı. 47-48’li yaşlarda kaybettik. Ömrü öyle gitti. Evlenmedi diye biliyorum.
SİYASİ KİMLİĞİMDE AYRI YERİ VAR
Ölümünden çok seneler, belki de 10 sene önce berberde karşılaşmıştık. 1990’lı yılların ortası olabilir. Üniversiteyi bitirdiğimiz dönemlerde karşılaştık. Çay içip sohbet ettik. Ama o devrimci Atilla gitmişti, milliyetçilik ve Kürtler noktasında şaşırtan sözlerini dinledim. Ondan sonra bir daha bir araya çok gelmedik. Ama benim hayatımda, siyasi kimliğimde yeri olan bir arkadaştır.
DUYGUSALLIĞIMI ŞİİRE BORÇLUYUM
Bir ikincisi de İrfan Çiftçi’dir. Azerbaycan’da kültür ateşesiyken dönüşte burada kalıp kalp krizi geçiriyor. Ama İrfan benim hayatıma şekil vermemde çok etkin bir karakter oldu. Şiir yazan, araştırma yapan, saatlerce kitap okuyan bir arkadaştı. Ve ben şiirle, İrfan ile tanıştım. Nazım ile, Hasan Hüseyin ile, dünya edebiyatı ile, Rus klasiklerinin yazarları ve Rus şairleriyle, divan şairleriyle tanıştım. 7-8 yıl benim hayatımda hep şiir vardı. Duygusallığımı, duygusal solculuğumu şiire borçluyum.”