Ağırlaşan Zamanda Yavaşlama İhtiyacı

Dilek ALP

Zamanın hiç olmadığı kadar hızlı aktığı, bildirimlerin ve bir yerlere yetişme telaşının ömrümüzü esir aldığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak bu hızın bize getirdiği en büyük kayıp zaman eksikliği değil; zamanı tüketirken yaşadığımız derin hazsızlık. Her şeyi çok hızlı tüketiyor, hiçbir şeyin tadına varamıyor ve ironik bir şekilde hiçbir şeyden zevk alamaz hale geliyoruz.

Hazır gıdalardan hızlı ilişkilere, ekrandan kayıp giden görüntülerden ayakta atıştırılan öğünlere kadar her şey, yaşamı bir deneyim olmaktan çıkarıp tüketilmesi gereken bir "göreve" dönüştürdü. Oysa bir şeyi hızlıca tüketmek, onunla kurduğumuz bağı koparır. Bağ koptuğunda ise geriye sadece büyük bir tatminsizlik ve ruhsal yorgunluk kalır. Her şeyin "en hızlı" ve "en pratik" olanının makbul sayıldığı bu düzende, bedenimiz koştururken ruhumuz geride kalıyor.

İşte tam bu noktada, modern dünya telaşına ve bu ruhsuz hıza sessiz ama güçlü bir itiraz yükseliyor: Slow Food (Yavaş Gıda) ve yavaş yaşam felsefesi.

1980’lerin sonunda hızlı gıda (fast food) kültürünün getirdiği tipikleşmeye tepki olarak doğan Yavaş Gıda Hareketi, aslında sadece ne yediğimizle ilgili bir tercih değil; kaybettiğimiz o hazzı ve farkındalığı yeniden kazanma çabasıdır. Yavaş yemek; tarladaki tohumun emeğini, toprağın sabrını ve gıdanın soframıza gelene kadar geçirdiği yolculuğu saygıyla karşılamaktır. Bir hamurun maya ile ağır ağır olgunlaşmasını beklemek, pişen yemeğin kokusunu içimize çekmek, hıza yenik düşen duyularımızı yeniden uyandırır.

Doğanın kendine has, acelesiz bir takvimi vardır. Hiçbir ağaç meyve vermek için acele etmez; tohum toprakta günlerce sessizce bekler, vakti gelince filizlenir. Bizler doğanın bu sarsılmaz ritmine uyum sağladığımızda, tüketim çarkının yarattığı hazsızlıktan uzaklaşır, zihinsel bir dinginliğe kavuşuruz.

Zaman ağırlaşırken, durmak ve hayatı gerçekten duyumsamak radikal bir duruştur. Bir yudum çayın, fırından yeni çıkmış geleneksel bir ekmeğin dokusunun ya da dostlarla paylaşılan uzun bir akşam sofrasının kıymetini bilmek... Belki de ruhumuzun iyileşmesi, zamanı tüketmeyi bırakıp hayatın tadını hakiki anlamda çıkarmayı yeniden öğrenmekten geçiyordur.