1984 VE MODERN ESARETİN ANATOMİSİ

Cengiz Akgün

Yazar George Orwell, 1984 romanını kaleme alırken bir "falcı" edasıyla geleceği tahmin etmeye çalışmıyordu; o, kendi döneminin totaliter eğilimlerini uç noktasına taşıyarak insanlığa zamansız bir uyarı levhası bırakıyordu. Bugün, romanın üzerinden on yıllar geçmişken, Winston Smith’in o rutubetli dairesinde hissettiği "izlenme" korkusu, yerini pırıltılı ekranlar ardındaki "gönüllü gözetim"e bıraktı.

Orwell’in en parlak buluşlarından biri olan "Yenisöylem", dili sadeleştirerek düşünceyi imkansız kılmayı hedefler. Kelime hazinesi daraldıkça, insanın karmaşık kavramları ifade etme, dolayısıyla itiraz etme yetisi de körelir.

Bugün sosyal medyanın "hız" ve "etkileşim" odaklı dili, farkında olmadan modern bir Yenisöylem yaratıyor. Derinlikli analizlerin yerini sloganlara, paragrafların yerini emojilere ve 280 karakterlik sınırlara bıraktığı bu yeni iklimde; düşünce, tıpkı Okyanusya’da olduğu gibi sığlaşıyor. Karmaşık toplumsal meseleleri siyah-beyaz bir kutuplaşmaya indirgeyen bu yapı, bizi "Çiftdüşün" labirentine hapsediyor: Aynı anda hem özgür olduğumuza inanıp hem de algoritmaların çizdiği sınırların dışına çıkamıyoruz.

Winston Smith, evindeki "Tele-ekran"ın (Telescreen) ne zaman izlediğini bilemiyordu, bu yüzden sürekli bir otokontrol içindeydi. Modern dünyada bu ekranlar artık sadece duvarlarımızda değil, avuçlarımızın içinde.

Aradaki fark ise can alıcı: Orwell’in dünyasında gözetim bir baskı aracıydı; bugün ise bir "hizmet" ve "konfor" paketi olarak sunuluyor. Beğenilerimiz, konum verilerimiz ve arama geçmişimiz üzerinden oluşturulan dijital ikizlerimiz, bizi bizden daha iyi tanıyan bir "Büyük Birader Yapay Zekası" tarafından yönetiliyor. Artık kimsenin bizi zorla hizaya getirmesine gerek yok; algoritmalar bizi ilgilerimizle o kadar güzel kuşatıyor ki, kendi yankı odalarımızda başkaldırmayı bile unutuyoruz.

"Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder; bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder." Partinin bu sloganı, günümüzün "hakikat sonrası" (post-truth) dünyasında dehşet verici bir karşılık buluyor. İnternet üzerindeki bilginin saniyeler içinde değiştirilebildiği, derin sahte (deepfake) videolarla gerçekliğin büküldüğü bir çağda, neyin "gerçek" olduğunu saptamak Winston’ın "Doğruluk Bakanlığı"ndaki işinden daha zor hale geldi. Kolektif hafızamız dijital platformların sunucularına emanet ve bu sunucuların anahtarı, hakikati kendi çıkarlarına göre yeniden yazabilecek güçlerin elinde.

Orwell’in romanı karamsar bir sonla bitse de, bize çok önemli bir soru miras bırakır: Her şeyin izlendiği ve kontrol edildiği bir sistemde, insan ruhunun o mahrem ve ele geçirilemez köşesini nasıl koruruz?

Bugün için cevap; dijital gürültüden sıyrılıp derin okumalar yapmakta, dilin zenginliğine sahip çıkmakta ve bize sunulan "hazır hakikatleri" sorgulama cesaretini göstermektedir. Çünkü iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmek, sadece bir aritmetik doğrusu değil, özgürlüğün ta kendisidir.

1984'ü okumadıysanız mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.