12 MART, BİR KUŞAĞIN KIRIMI

Cengiz Akgün

12 Mart 1971 Muhtırası, Türkiye’nin siyasal genetiğine "ara rejim" kavramını sokan ve toplumsal sol muhalefeti budayan bir müdahaledir. Bu dönemi daha iyi kavramak için hem mutfaktaki siyasi dengelere hem de sokağa yansıyan ağır bedellere bakmak gerekir.

Siyasal mekanizma açısından 12 Mart, 1960 darbesinden farklı olarak parlamentoyu kapatmamış, ancak felç etmiştir. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanlarının imzasıyla verilen muhtıra, Süleyman Demirel’i istifaya zorlarken "partilerüstü" bir yönetim modeli dayatmıştır. Nihat Erim’in kurduğu hükümet, aslında ordunun direktiflerini yasallaştıran bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu durum, sivil siyasetin itibarını zedelerken askerlerin siyaset üzerindeki "denetçi" rolünü meşrulaştırmıştır.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın "Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı" sözü, 12 Mart’ın ideolojik özetidir. Müdahale sonrası 1961 Anayasası’nda yapılan 1971 ve 1973 değişiklikleriyle TRT’nin ve üniversitelerin özerkliği kaldırılmış, Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri daraltılmış ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kurularak yargı sistemi militarize edilmiştir. Bu hamleler, devletin birey karşısında yeniden kutsanması ve özgürlük alanlarının güvenlik gerekçesiyle daraltılması anlamına geliyordu.

Müdahale, özellikle yükselen sol dalgayı dindirmek için bir "Balyoz" gibi inmiştir. 26 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş, Ziverbey Köşkü gibi merkezlerde yapılan işkenceli sorgular dönemin karanlık sembolleri haline gelmiştir. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu gibi aydınlar gözaltına alınmış; Fakir Baykurt gibi yazarlar hedef seçilmiştir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın 6 Mayıs 1972’de idam edilmesi, sadece hukuki bir karar değil, solun toplumsal hafızasına vurulan bir mühür olmuştur.

Muhtıra, toplumsal barışı sağlamak yerine kutuplaşmayı derinleştirmiştir. Siyasi kanallar tıkandıkça, 1970’lerin ortasından itibaren sokaktaki şiddet sarmalı daha da tırmanmıştır. 12 Mart, devletin kendi halkına, özellikle sola karşı "şüpheci" yaklaşımını kurumsallaştırmış ve bu otoriter miras, 1980 darbesine giden yolu hem psikolojik hem de yapısal olarak inşa etmiştir.

Sonuç olarak, 55 yıl önce Türkiye demokrasisine vurulan darbenin izleri bugün halen silinememiştir.